"> Welcome to the blog ‘iSLAM VE BiLiM | Bloguez.com’ - Bloguez.com
 

FARABİ

Added 5/3/2009

gd.jpg

 

 

FARABİ

 

870-950 yılları arasında yaşamış olan İslam düşünürü. Sistemi Aristoteles mantığına dayanan akılcı bir metafizikten oluşan, Aristoteles'in sistemini Plotinos'un görüşleri yardımıyla, İslam inancı ile uzlaştırmaya çalisan Farabi, Tanrı'nın varoluşunu kanıtlarken, Aristoteles'in akılyürütme çizgisini takip etmiştir. Ona göre, bu dünyadaki nesneler hareket etmekte, değişmektedirler. Dünyadaki nesneler hareketlerini bir ilk Hareket Ettiriciden almak durumundadırlar.

Bu ilk Hareket Ettirici ise, Tanrı'dır. Farabi, varlık anlayışında, mümkün ya da olumsal varlıklar adını verdiği nesneler ile Tanrı arasındaki farklılık ve ayrılığı, mümkün varlıkların Tanrı'dan, ilk varlıktan sudur ettiklerini söyleyerek açıklamaya ve temellendirmeye çalisir.

Farabi'ye göre, ilk varlık, Tanrı, varlık taşkını yoluyla evrendeki bütün varlık düzenini 'doğal bir zorunlulukla' meydana getirir. Evren Tanrı'nın değerine hiçbir şey katmaz. Yetkin bir varlık olan Tanrı'nın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Tanrı'yla evren arasındaki ilişkiyi, evrenin Tanrı'dan sudur, türüm yoluyla ve zorunlulukla çiktigini söyleyerek açıklayan Farabi'ye göre, evren aynı zamanda Tanrı'nın sonsuz cömertliğinin bir sonucudur. Tanrı, Farabi'nin sisteminde herşeydir. Tanrı seven, sevilen ve sevgidir. O bilen, bilinen ve bilgidir. Tanrı herşey olduğuna ve hiçbir şeye ihtiyaç duymadığına göre, Farabi bu noktada, mümkün varlıkların varoluşları için, Tanrı'nın yalnızca kendisini konu alan bilme faaliyetine başvurur. Buna göre, yaratıklar, Tanrı'ya en yakın 'akıllar' halinde Tanrı'dan çikip varlığa gelirler. Onun sudur, türüm anlayışına göre, Tanrı'nın kendi tözünü bilmesinden birinci akıl doğar; bu aklın Tanrı'yı bilmesinden ise, ikinci akıl türer. Böylelikle, ortaya sırasıyla 10 akıl çikar; onuncu akıl, etkin akıldır (aklı faal). Birinci aklın varlığı, Tanrı dolayısıyla zorunlu, ama kendi özünde mümkündür; ilk akıl, kendini bu niteliğiyle bildiği için, onun maddesinden birinci gök katı, formundan da (suretinden de) o gök katının ruhu sudur eder. Böylelikle on akıldan her birinin karşilığı olarak bir gök katı türer. Madde de Tanrı'dan sudur etmiştir. Belirsizlik demek olan madde, Tanrı'ya en uzak olan varlıktır.

Etkin Akıl insan ruhunun da nedenidir. İnsan anlayışında, Farabi insanın ruh ve bedenden meydana geldiğini söyler. Bedenin yetkinliği ruhtan, ruhun yetkinliği ise akıldan kaynaklanmaktadır. Ruhun başlıca görevleri eylem, anlama ve algılamadır. Ona göre, bitkisel, hayvani ve insani olmak üzere, üç tür ruh vardır. Bitkisel ruhun görevi, bireyin yetişme ve gelişmesi ile soyun sürdürülmesi, hayvansal ruhu görevi iyinin alınıp kötüden uzak durulması, insani ruhun görevi ise güzelin ve yararlının seçilmesidir. Farabi ahlak anlayışında, insanın akıl yoluyla iyi ve kötüyü ayırt edebileceğini savunur. İnsan için amaç mutluluk, en büyük erdem de bilgeliktir. Farabi'ye göre, en yüksek iyi olan mutluluk, etkin akıl ile birleşmek yoluyla gerçekleşir. Zira, insan kendisini anlamak için evreni anlamak, evreni anlamak için de evrenin amacını kavramak durumundadır. Evrenin esas ve en yüksek amacını anlamak, insan için gerçek mutluluktur.

İnsanın kendisini ve evrenin amacını anlamaya kalkışması ise, bilim ve felsefe yapmakla ilgili bir şeydir. İnsan aklının en yüksek düzeyde yetkinleşmesi, insan aklını Etkin Akıl'a yaklaştırır. Etkin akıl insan aklının yönelebileceği en yüksek hedeftir. Etkin akıl'a ulaşmak, bu dünyada Gerçek, Doğru, İyi ve Güzeli ortaya çikaran felsefe, bilim ve sanatla uğraşmak yoluyla olur. Böylelikle, insan ruhunu temizler, saflaştırır. İşte, bu, insan için ölümsüzlükle eşanlamlıdır. Bu yol Tanrı'ya yöneliş, Tanrı'ya varış yoludur. Bu ise, insan tadabileceği en yüksek mutluluktur. Farabi'ye göre, etkin akıl'a yönelmek durumunda olan şanslı insanlar filozoflar, bilim adamları, peygamber ya da gerçek yönetici ve sanatçılardır. Demek ki, doğrulara ulaşan filozof ve bilim adamı, iyilikler meydana getiren gerçek yönetici, güzellikler yaratan sanatçı, ona göre, birbirlerinden çok farklı olmayan insanlardır.

Filozof ve bilim adamı gerçeği ve doğruyu, bilimsel yöntemle tanır. Yani, o etkin akıl'a kendi yolundan giderek varır. Peygamber ve gerçek yönetici gerçeği ve doğruyu, vahiy yoluyla bilir. Yani, o da etkin akıl'a kendi yolundan giderek ulaşir. Farabi'nin bu düşüncesine göre, bilim, din ve felsefe, birbirlerini ortadan kaldırmak yerine, birbirlerini tamamlayan disiplinlerdir. Onlar yalnızca aynı gerçeğe ve doğruya, etkin akıl'a ulaşmanın farklı yollarıdırlar.

 

http://ansiklopedi.turkcebilgi.com/Farabi

Tags : KOCAYUSUF
Category : Not specified | Comments (0) | Write a comment |

İBN-İ BATUTA

Added 5/3/2009



on_izleme.jpg

 

 

 

İBN-İ BATUTA

 

İbn-i Batuta: Dünyayı Dolaşan Seyyah

İbn-i Batuta ismiyle meşhur olan seyyahın asıl adı, Şemseddin Ebu Abdullah Muhammed b. İbrahim'dir. 1304'te Tanca'da doğmuştur. Berber kabilelerinden Levatalara mensuptur. Yirmi iki yaşına kadar Tanca'da yaşamış, hukuk ve din tahsilini de buranın medrese (üniversite) sinde yapmıştır. İlk defa hacc maksadıyla Hicaz'a doğru yolculuğa çıkmış, İskenderiye'ye kadar uzanan bu seyahatinde uğradığı yerlerde İslâmi mevzuları bilen bir zat olarak halkın ve belde ileri gelenlerinin iltifatlarına mazhar olması, onda devrinin İslam dünyasını tanıma merakını uyandırmış, maceracı ve araştırıcı ruhunu kamçılamış, böylece çeyrek yüzyılı aşan seyahatleri ile Mısır, Suriye, Arab yarımadası, Irak, İran, Doğu Afrika, Anadolu, Kuzey Türk illeri, Doğu Asya, Hindistan Çin, Endülüs ve Sudan gibi ülkeleri görmüş, tanımıştır. Sonra da bu Sebahatlarının neticesinde, ondordüncü yüzyıl İslam dünyası ile Türk âlemini canlı levhalar halinde seyahatnamesinde aksettirmiştir.

İbn-i Batuta'nın üç seyahati vardır. Bunların ilki en uzunu olup doğu ve batıda ziyaret etmediği bir yer bırakmamıştır. Gezilerinde en fazla kaldığı yerlerden biri Hindistan, diğeri Çin'dir. Hindistan'da iki yıl, Çin'de iki buçuk yıl kadılık yapmıştır, Dolaştığı her yerde hâkimlerle, kadılarla, ileri gelenler ve mühim kimselerle tanışmıştır. Onların adetlerini, törelerini, yediklerini, içtiklerini, eğlencelerini en ince bir şekilde tesbit etmiş, aralarındaki geçimsizlikleri, entrikaları kavgaları canlı tablolar halinde nakletmiştir. Dindar bir kimse olmak itibariyle her gittiği yerde, işittiği din adamları ile tanışmış mukaddes makamları ziyaret etmiş, dini müessesler hakkında malumat toplamıştır. İslam âlemine ilk defa hind fakirlerinden, Anadolu ahilerinden ve İran hatimlerinden bahseden seyyah o olmuştur. Bu yönü ile ayrı bir değer taşır.

İbn-i Cüzey, İbn-i Batuta'nın hatıralarını yazma işini 1355 yılının Ocak ayında tamamlamıştır, İbn-i Batuta 1369 yılında vefat etmiştir.

İlk yolculuğunda Kuzey Afrika'dan geçerek Mısır'a varmış, Nil vadisinden birinci şelaleye kadar gitmişti. Yalnız o sırada bu bölgede savaş yapılmakta olduğu için geri dönerek Suriye'ye burada da fazla kalmayarak İran'a ve ikinci defa Mekke'ye gelmiş, buradan da Kıpçak eline kadar uzanmıştır.

İbn-i Batuta Kıpçakların yaşayışı üzerine çok ilgi çekici bilgiler vermiştir.

Batuta 1342'de 2000 atlı ile Çin'e gitmek üzere yola koyulmuştu. Çin imparatoruna birçok yüksek değerde hediyeler götürüyordu. Kervan yolda yerli kabilelerin hücumuna uğradı, yağma edildi. İbn-i Batuta da Delhi'ye dönmek zorunda kaldı ikinci defa yola çıkışında önce Malakar kıyılarına geldi, burada deniz yolculuğuna elverişli rüzgârları beklemek için üç ay kaldı

İbn-i Batuta, Tombukta'ya kadar gitti. Coğrafya bakımından İbn-i Batuta Sudan ile Nijerya bölgesinin gerçek kâşifi sayılmaktadır. Zengibar Hint -Kuş, Maldiv adaları ve Sumatra'ya dair verdiği bilgiler sonradan kaptan Gudlain, J.Wood Soltorgraje gibi batılı gezgin ve uzmanlarca doğrulanmıştır.

İbn-i Batuta Asya ve Afrika'nın birçok ülkeleri hakkında coğrafya ve tarihle ilgili pek değerli bilgiler verir. Bunlar arasında Sudan'daki zenci Manding devleti hakkındaki notları ile bu devleti unutulmaktan kurtarmıştır. Bundan başka kitabın Hindistan bölümünde bu ülkenin tarihini anlatmakla yetinmemiş, buradaki sosyal sınıflar, toplum hayatı ve gelenekler üzerinde çok zengin bilgiler vermiştir.

İbn-i Batuta kitabında çağındaki birçok Türk ülkelerini de çeşitli yönleri ile anlatır.Yukarda adı geçen Kıpçak elinden başka gezi notlarında Luristan Atabeylerine, İlhanlılara, Çoban oğulları'na, Artuklıların İlgazı koluna da geniş yer verilmiştir, İbn-i Batuta bu ülkelerdeki komutanları, bilim adamlarını, ordu ve hükümet kuruluşlarını uzun uzun anlatıyor.

Osmanlı devletinin kuruluş çağında Anadolu'daki Türk beylikleri üzerine de İbn-i Batuta'nın kitabında çok zengin bilgiler vardır. Bu ara^a Osman beyin oğlu Orhan Gazi'ye çok önemli bir yer ayırmıştır. Osmanlı devletinin temel müesseselerini meydana getiren Orhangazi'nin yüze yakın kalesi olduğunu, bu büyük devlet başkanının durup dinlenmeden bunları kontrol ettiğini ve daima cenge hazır olduğunu överek anlatır. Anadolu'ya dair verdiği bilgiler arasında ahilere dair olanlar çok ilgi çekicidir. İbn-i Batuta çifte bir sosyal gaye ile kurulmuş olan Ahiliğin tüzükleri buyrukları üzerine geniş bilgiler verdikten sonra, büyük askeri şeflerin bu ahilerden seçildiğini de söyler.

İbn-i Batuta'nın kitabında bütün bu coğrafya ve tarih bilgilerinden başka, gezip gördüğü yerlerde yaşayan insanların yeme içme ve giyinişlerine, kullandıkları vasıtalara da büyük yer ayrılmıştır. XIV. Yüzyıldaki İslam dünyasının ekonomi san'at ve ulaştırma v.b. işleri üzerine araştırma yapanlar için İbn-i Batuta'nın kitabı çok değerli bir hazinedir.

22batuta.jpg
Seyahatnamesinden bazı seçmeler:

Anadolu ve insanını şöyle anlatır: "Bilad-i Rum denilen bu ülke dünyanın en güzel memleketidir. Allah, güzellikleri öteki ülkelere ayrı ayrı dağıtılırken, burada hepsini bir araya getirmiştir. Burada dünyanın en güzel insanları, en temiz kıyafetli halkı yaşar ve en nefis yemekler pişirilir. Allah'ın yarattıkları içinde en şefkatli olanlar bunlardır ki, bundan ötürü "Bolluk, bereket Şam'da şefkat ise Anadolu'dadır. "denilmiştir.

Ahi'lerden şöyle bahseder:

"Ahi-kardeş demektir. Ahiler, Anadolu'ya yerleşmiş bulunan Türkmenlerin yaşadıkları her yerde, şehir kasaba ve köylerde bulunmaktadırlar. Memleketlerine geleni yabancıları karşılama, onlarla ilgilenme, yiyeceklerini, içeceklerini, yatacaklarını sağlama, onları uğursuz ve edepsizlerin ellerinden kurtarma, şu veya bu sebeble bu yaramazlara katılanları yeryüzünden temizleme gibi mevzularda bunların eş ve emsallerine dünyanın hiçbir yerinde rastlamak mümkün değildir.

Ahi, evlenmemiş, bekâr ve sanat sahibi olan gençlerle diğerlerinin kendi aralarında bir topluluk meydana getirip içlerinden seçtikleri bir kimseye denir. Bu topluluğa da Fütüvvet gençlik adı verilir, önder olan kimse bir tekke yaptırarak burasını halı kilim kandil ve benzeri eşya ve gerekli vasıtalarla donatır. Kardeşler gündüzleri geçimlerini sağlayacak kazanç elde etmek üzere çalışırlar ve o gün kazandıkları parayı ikindiden sonra topluca getirip öndere verirler. Bu para ile tekkenin ihtiyaçları karşılanır, topluca yaşama için gerekli yiyecek ve meyveler satın alınır. Mesela o sırada beldeye bir yolcu gelmişse, onu tekkede misafir ederler ve alınan yiyeceklerden ikram ederler. Bu tutum yolcunun ayrılışına kadar sürer gider. Bir misafir olmasa bile yemek zamanında yine hepsi bir araya gelip topluca yemekler yerler ve ertesi sabah işlerine giderek ikindiden sonra elde ettikleri kazançlarla rehberlerinin yanına dönerler. Bunlara Fityan-Gençler, rehberlerine ise daha önce de söylediğimiz gibi Ahi-kardeş adı verilir. Ben, dünyada onlardan daha güzel davranan kimse görmedim. Şiraz ile İsfahan halkının davranışları onları andırmakta ise de, bunlar gelen ve giden yolculara daha fazla alâka ve saygı göstermekteler, şefkat ve iltifatta onlardan daha ileride bulunmaktadırlar.

Antalya'ya varışımızın ikinci günü idi, bu gençlerden biri Şeyh Şehabeddin-i Hamevi'nin yanma gelerek onunla Türkçe konuştu. O zaman Türkçeyi henüz anlayamamakta idim. Sırtında eski, yıpranmış bir elbise, başında da keçe külah vardı. Şeyh bana dönerek, bu adamın ne dediğini biliyor musunuz? diye sordu Bunun üzerine, seni ve yanındaki arkadaşlarını yemeğe davet ediyor, demesiyle doğrusu buna hayret ettim ve evet dedim. Adam ayrılınca Şeyhe, bu adam fakirdir, bizi ağırlayacak kudreti yoktur, onu zor durumda bırakmak istemeyiz, dedim. Bunun üzerine, Şeyh güldü ve bu adam genç kardeşlerin rehberlerinden biridir, kendisi sayacı ustalarındandır, cömertliği ve kerem karlığı ile tanınmıştır. Sanatkârlar arasında aşağı yukarı ikiyüz yoldaşı vardır. Onlar kendisini önderliğe seçtiler ve bir tekke yaptırdılar. Şimdi gündüz kazandıklarını geceleri sarf etmektedirler, cevabını verdi."


Birgi ile alakalı malumatı verdikten sonra gökten düşen bir taştan bahsediyor: Yine bir toplantı sırasında Bey, bana Hiç gelip gökten düşen bir taş gördün mü? diye sormuş, ben de : -Ne gördüm, ne işittim. Cevabını vermiştim. Bunun üzerine Birgi dışına böyle bir taşın düşmüş olduğunu söyleyip adamlarını çağırtır ve onlara bahis mevzuu taşın getirilmesi emrini verdi. Bu adamlar simsiyah, sert ve kaypak bir kayayı alıp getirdiler. Ağırlığı zannıma göre bir kantar çekmekte idi. Bey, bu defa taşçıları çağırttı. Bunlardan dört usta gelip divan tuttular. Taşın parçalanması emredilince ellerindeki balyozlarla hep birlikte taşa dörder kere vurdularsa da birşey olmadı. Buna şaştım kaldım. Bey, bu tecrübeden sonra taşın götürülüp eski yerine konmasını buyurdu." Osmanlı Devletinin ikinci hükümdarı olan Orhan Beyi şöyle anlatır: "Bursa'nın hâkimi Osmancık oğlu îhtiyaru'din Sultan Orhan Beğ'dir. (Cık, Türkçede küçük manasında bir ektir.) Bu hükümdar Türk padişahlarının en ulusu olduğu kadar, toprak, asker ve varlık bakımından da onların en üstünü bulunmaktadır. Hakimi olduğu yüz kadar kale vardır ki, çoğu zamanını bunları dolaşmakla geçirir ve her kalede bir müddet kalarak durumlarını anlamak, noksanlarını tamamlamakla meşgul olur. Hiçbir şehirde, hiçbir suretle bir aydan fazla oturmaz, aralıksız olarak kâfirlerle savaşı sürdürür, onların kalelerini bir bir kuşatarak fetheder."

İbn-i Batuta'nın Anadolu'daki çeşitli şehirler ve şahıslar hakkında verdiği bilgiler üçyüz sene sonra bu yerleri dolaşan Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesinde de bulunmaktadır.

SIZINTI DERGİSİ.


Tags : KOCAYUSUF
Category : Not specified | Comments (0) | Write a comment |

Ali KUŞCU

Added 12/2/2009

Chargement OK 39312.jpg

 

Ali KUŞCU 
 (1474-1525)

 

Türk-İslam Dünyası astronomi ve matematik alimleri arasında, ortaya koyduğu eserleriyle haklı bir şöhrete sahip Ali Kuşçu, Osmanlı Türklerinde, astronominin önde gelen bilgini sayılır. “Batı ve Doğu Bilim dünyası onu 15. yüzyılda yetişen müstesna bir alim olarak tanır.” Öyle ki; müsteşrik W .Barlhold, Ali Kuşcu’yu “On Beşinci Yüzyıl Batlamyos’u” olarak adlandırmıştır. Babası, Uluğ Bey’in kuşcu başısı (doğancıbaşı) idi. Kuşçu soyadı babasından gelmektedir. Asıl adı Ali Bin Muhammet’tir. Doğum yeri Maveraünnehir bölgesi olduğu ileri sürülmüşse de, adı geçen bölgenin hangi şehrinde ve hangi yılda doğduğu kesinlikle bilinmektedir.
Ancak doğum şehri Semerkant, doğum yılının ise 15. yüzyılın ilk dörtte biri içerisinde olduğu kabul edilmektedir. 16 Aralık 1474 (h. 7 Şaban 879) tarihinde İstanbul’da ölmüş olup, mezarı Eyüp Sultan Türbesi hareminde bulunmaktadır. Ölüm tarihi; torunu meşhur astronom Mirim Çelebi’nin (ölümü, Edirne 1525) Fransça yazdığı bir eserin incelenmesi sonucu anlaşılmıştır. Mezar yerinin 1819 yılına kadar belirli olduğu ve hüsnü muhafazasının yapıldığı; ancak 1819 yılından sonra, Ali Kuşcu’ya ait mezarın yerine, zamanının nüfuzlu bir devlet adamının mezar taşının konmuş olduğu anlaşılmaktadır. Uluğ Bey’in Horasan ve Maveraünnehir hükümdarlığı sırasında, Semerkant’ta ilk ve dini öğrenimini tamamlamıştır. Küçük yaşta iken astronomi ve matematiğe geniş ilgi duymuştur.
Devrinin en büyük bilginlerinden; Uluğ Bey , Bursalı Kadızade Rumi, Gıyaseddün Cemşid ve Mu’in al-Din el-Kaşi’den astronomi ve matematik dersi almıştır. Önce,Uluğ Bey, tarafından 1421 yılında kurulan Semerkant Rasathanesi ilk müdürü, Gıyaseddün Cemşid’in, kısa süre sonra da Rasathanenin ikinci müdürü Kadızade Rumi’nin ölümü üzerine, Uluğ Bey Rasathane-ye müdür olarak Ali Kuşcu’yu görevlendirmiştir. Uluğ Bey Ziyc’inin tamamlanmasında büyük emeği geçmiştir. Nasirüddün Tusi’nin Tecrid-ül Kelam adlı eserine yazdığı şerh, bu konuda da gayret ve başarısının en güzel delilini teşkil etmektedir. Ebu Said Han’a ithaf edilen bu şerh, Ali Kuşcu’nun ilk şöhretinin duyulmasına neden olmuştur. Kaynakların değerlendirilmesi sonucu anlaşılmaktadır ki; Ali Kuşcu yalnız telih eseriyle değil, talim ve irşadıyle devrini aşan bir bilgin olarak tanınmaktadır. Öyle ki; telif eserlerinin dışında, torunu Mirim Çelebi, Hoca Sinan Paşa ve Molla Lütfi (Sarı Lütfi) gibi astronomların da yetişmesine sebep olmuştur. Bu bilginlerle beraber, Ali Kuşcu’yu eski astronominin en büyük bilginlerinden birisi olarak belirtebiliriz.
ESERLERİ:
Ali Kuşcu’nun özellikle, matematik ve astronomi ile ilgili eserleri, gerçek ilmi kişiliğini ortaya koymaktadır. Bu eserlerinin adları şunlardır;
Risale-i fi’l Hey’e (Astronomi Risalesi)
Risale-i fi’l Fehiye (Fetih Risalesi)
Risale-i Hisap (Aritmetik Risalesi)
Risale-i Muhammediye (Cebir ve Hesap konularından bahseder)
Tecrid’ül Kelam (Sözün Tecridi)
Risale-i Adudiye Unkud-üz zvehir fi Man-ül Cevahir (Mücevherlerin Dizilmesinde Görülen Salkım) Vaaz İstiarad.

Tags : KOCAYUSUF
Category : Not specified | Comments (0) | Write a comment |

Coğrafya'nın Öncülerinden El-İdrîsî

Added 12/2/2009

Chargement OK 41085.gif

 

              Coğrafya'nın Öncülerinden El-İdrîsî

 

12. yüzyılın coğrafya ve harita üstadlarından Ebû Abdullah Muhammed b. Muhammed Şerif el-İdrîsî, 1100’de Endülüs’ün Sebte şehrinde doğmuş, 1166’da Sicilya’nın başşehri Palermo’da vefat etmiştir. İlk eğitimini Endülüs’ün Kurtuba şehrinde alan, ancak bunu yeterli görmeyip ilimde kendini daha da geliştirmek isteyen İdrîsî, Anadolu, Kuzey Afrika ve İspanya’ya, buralardan da Fransa ve İngiltere’ye kadar gitmiş; çalışmalarıyla Norman Kralı 2. Roger’in* dikkatini çekmiştir. Tabiî ilimlere ve felsefeye sempatisiyle tanınan 2. Roger, İdrîsî’yi Kuzey Afrika’dan Palermo’ya davet etmiş ve onu bir dünya haritası yapmakla vazifelendirmiştir. Bu çalışmalarda, İdrîsî’nin ihtiyaç duyduğu gümüşü de, kral temin etmiştir. İdrîsî, Sicilya’da 1138’den 1161’e (2. Roger’in ölümü sonrasına) kadar devam eden uzun ikametinde, üç önemli eser hazırlamış; İslâm ve Avrupa kültürlerinin karşılaştığı bir yer olan Palermo’da, Müslümanlar ile Normanlar arasındaki diyalogun en canlı örneklerinden biri olmayı başarmıştır.

 

Söz konusu eserler şunlardır:


1- Nüzhetü’l-Müştâk fi İhtirâkı’l-Âfâk: Pîrî Reis’ten (1470–1554) yaklaşık 350 yıl önce yaşayan İdrîsî’nin en önemli eseridir. İdrîsî’nin on beş yılını verdiği bu eser, bir coğrafya kitabı ve haritalar kataloğu olarak da (Kitâbu Rucâr) tanınmıştır. Eser, ilk olarak 1592’de Roma’da basılmış; 1619’da Lâtinceye çevrilmiş, bilâhere 9 fasikül hâlinde tekrar neşredilmiştir. Eser, bu son baskı esas alınarak, iki cilt hâlinde 1992’de Frankfurt’ta yeniden basılmıştır. Ayrıca eser 1951’de Irak İlimler Enstitüsü tarafından büyütülerek yeniden çizilmiştir. Eserin yazma nüshalarının ikisi Paris’te, ikisi İstanbul’da, diğerleri de Petersburg ve Kahire’de bulunmaktadır.

İdrîsî, eseri hazırlarken İbn Havkal, İbn Hurdazbih, Ceyhanî ve Batlamyus gibi âlimlerin eserlerinden faydalanmış; gemi kaptanları ile seyyahlardan bilgiler toplamış, uzak beldelere grup gezileri düzenlemiş, topladığı bilgileri birbirleriyle birleştirerek neticeye gitmeye çalışmıştır. Gümüş levha üzerine yapılmış olan ve 1154’te tamamlanan bu yuvarlak dünya haritası, esas itibariyle Me’mun coğrafyacılarının yuvarlak dünya haritalarına dayanmaktadır. Akdeniz’in oldukça tashih edilmiş olması; Avrupa topoğrafyasının daha iyi çizilmiş olması; Asya’nın birçok bölümü için yeni bir topoğrafya sunması; Asya’nın kuzey doğusunun önemli ölçüde küçültülmüş, yuvarlaklaştırılmış ve bir semer şeklini almış olması; sadece konfigirasyonla sınırlı kalmaması; hidro-coğrafik bilginin genişletilmiş ve orografik (dağlarla ilgili) hususiyetlerin farklı bir temsille verilmiş olması; Me’mun haritasında bulunmayan bir dizi ırmak ve iç denizin eserde yer alması, haritanın kendinden öncekilerden farklılık arz eden bazı hususiyetleridir.

On ikinci yüzyıl İslâm dünyasında yapılmış olan bu çalışma, Avrupa’daki haritacılık çalışmalarına da tesir etmiştir. Eser, bazı teferruatları ihtiva etmesi dolayısıyla döneminde çok önemli çalışmalarından biri olarak kabul edilmiş; yaklaşık dört asır boyunca, hem Doğu hem de Batı’da kullanılmıştır. Dünya’nın küre şeklinde olduğunu düşünen İdrîsî’nin bu atlas-eseri ile kitapta bulunan 70 paftalık dünya haritası, o güne kadar bilinen dünya coğrafyasını tasvir eden en geniş çalışmadır. Çizilen bu düz ve dairevî dünya haritalarından Avrupalı kâşiflerin faydalandığı tespit edilmiştir. Bunun yanında Amerika’nın keşfi sırasında bu haritaları Colomb’un kullandığına dâir bilgiler de mevcuttur.

2- Ünsü’l-Mühec ve Ravzü’l-Ferec: Kitap yukarıdaki ilk eserin ilâveli bir özetidir. Bu eserde Ekvator’un güneyinde kalan sekizinci bir iklimden söz edilmektedir. Bu eserin Süleymaniye Kütüphanesi’nde bulunan iki yazmasının tıpkıbasımı 1984’te Fuat Sezgin tarafından yapılmıştır.

3- El-Câmi’ li-Şıfâtı Eştâti’n-Nebât ve Durûbi Envâci’l-Müfredât Mine’l-Eşcâr Ve’s-Simâr Ve’l-Hasâ’is: İdrîsî bu eserde botanik ve zooloji, bilhassa tedavide kullanılan ve bazılarını ilk defa kendisinin zikrettiği bitkiler üzerinde çalışmıştır. Bir bitkinin on iki, ilâçların ise altı dilde (Süryanice, Yunanca, Farsça, Hintçe, Lâtince ve Berberice ) karşılığını vermiştir. Böylece, çok sayıda yeni ilâç bitkisi hekimlerin hizmetine sunulmuştur. İslâm dünyasındaki tıp, eczacılık ve botanikle ilgili çalışmalarıyla tanınan Max Meyerhof, İdrîsî’nin bu çalışmasını çeşitli yönleriyle inceleyerek kendi eserlerinde şerhlerini yapmıştır. Kısaca söylemek gerekirse, İdrisî’nin coğrafya sahasına en önemli katkısı, Müslüman coğrafya âlimlerinin keşfedip geliştirdikleri bilgileri, Batı’daki bilim çevrelerine aktarmış olmasıdır. Bütün bunlar, ilmin sadece belirli bir bölgenin malı olmadığı, bugünkü ilmî seviyenin insanlığın ortak mirası olduğu hakikatine dikkatleri çekmektedir.

Dipnotlar

*2. Roger ve Normanlar: Sicilya’da daha 9. asırdan itibaren İslâm inancına göre bir hayat şekillenmeye başlamıştır. Çünkü Sicilya, 1092 yılına kadar iki yüz yıldan fazla bir zaman, kısmen veya tamamen Müslümanların elinde kalmıştır. Bu zaman zarfında Sicilya’da İslâmî ilim ve kültür, hayatın içinde yaşanan bir değer olmuştur. Kralın da Arapça konuşup yazabildiği bir ortamda, kültür dili olarak başta Lâtince olmak üzere, Arapça, İtalyanca ve Yunanca kullanılmıştır. Arapça eserlerden yapılan tercümelerin hız kazanmasıyla İslâm kültür ve medeniyeti sosyal değerleriyle birlikte bu coğrafyada yaygınlaşmıştır. Neticede şiirden felsefeye, ilimden sosyal hayata kadar burada yeni bir kültür doğmuştur. Fakat Atlantik ve Akdeniz kıyılarında korsanlık yapan Normanlar, zamanla yarımadanın Lizbon, Seville, Orihuela ve Barbasto gibi şehirlerini ele geçirmişler ve Sicilya’da Müslümanların yerini almışlardır. Normanlar 13. yüzyıla kadar tamamıyla Müslümanlaşmış bir memleket üzerinde hüküm sürmüşlerdir. Norman hanedanının en parlak devrini yaşadığı 2. Roger döneminde (1101–1154) Müslümanların ortaya koyduğu medenî hukuk, ihtiyaçları kusursuz karşıladığı için, değiştirilmeden uygulanmıştır. İslâm ülkelerindeki medreseler esas alınarak kurulan ilim ve sanat akademileri bütün milletlere açık hâle getirilmiş, dolayısıyla çeşitli milletlere mensup âlimler bir araya gelebilmişlerdir.

Kaynaklar

- Fuat Sezgin, İslâm’da Bilim ve Teknik, Türkiye Bilimler Akademisi ve T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Ortak yay., Ankara 2007, Cilt 3, Sayfa 3–30.
- Şaban Döğen, Müslüman İlim Öncüleri Ansiklopedisi, sayfa 215–217.
- Colin A.Ronan, Bilim Tarihi, Dünya Kültürlerinde Bilimin Tarihi ve Gelişmesi, Tübitak yay., Akademik dizi-1, Çeviri: Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu, Prof. Dr. Feza Günergin, İst., 2003, sayfa 255–259.
- Bayram Ali Çetinkaya, İslâm Bilginlerinin Bilim Dünyasına Kazandırdıklarından Kesitler II.

 

Yusuf KARAOSMANOĞLU

http://www.sizinti.com.tr/konular.php?KONUID=4529

Tags : KOCAYUSUF
Category : Not specified | Comments (0) | Write a comment |

Şerafettin Ali Bin İsa

Added 12/2/2009

Chargement OK 41293.jpg

 

 
                       Şerafettin Ali Bin İsa
 
 
-Batı dünyası onun göz hastalıklarıyla alâkalı ortaya koyduğu bilgileri kavramak için tam 800 sene beklemişti.-

Göz hastalıkları (oftalmoloji) dalı, Türk-İslâm coğrafyasındaki tıbbî çalışmalarda oldukça önem verilen bir tıp sahasıdır. Dolayısıyla İslâm dünyasında göz doktorları (oftalmolojistler, kehhaller), diğer doktorlara nazaran daha hususi bir konuma sahip olmuşlardır. 10 ve 11. yüzyıllar oftalmoloji sahasında büyük çalışmaların yapıldığı ve eserlerin verildiği bir dönemdir. Lâtincedeki oftalmoloji ile ilgili teknik terimlerin çoğunun Arapçadan geçmiş olması, İslâm dünyasında çalışmaların bu sahadaki tesirinin ne kadar kuvvetli olduğunu göstermektedir. Bu sahaya çalışmaları ve eserleriyle katkı sağlayan ilim adamlarından biri de, Şerafeddin Ali bin İsa'dır.

Hayatı
Bir ilim ve kültür şehri olan Bağdat'ta doğan Şerafeddin Ali bin İsa el-Kehhal, 11. yüzyılda İslâm dünyasının göz hastalıkları sahasında yetiştirmiş olduğu en büyük hekimlerden biridir. İslâm dünyasında Kehhal, Batı dünyasında ise Jesu Haly olarak meşhur olan Ali b. İsa'nın hayatı ile alâkalı bilgi maalesef çok azdır (doğum tarihi bile tam olarak bilinmemektedir). Kaynaklar onun 1039'da Bağdat'ta vefat ettiğinde birleşmektedir. Tahsilini ve meslekî çalışmalarını Bağdat'ta yapan Ali bin İsa'yı İslâm dünyasında ve Ortaçağ Avrupa'sında meşhur eden hususiyet, onun birçok yerde okutulmuş ve değişik dillere tercüme edilmiş eseridir.

Çalışmaları ve eseri
 
Ali bin İsa, göz hastalıkları sahasında yaptığı ciddi çalışmalarla oftalmolojinin kurucusu kabul edilmiştir. Ali bin İsa'nın yazdığı, dünyaca meşhur Tezkiretü'l-Kehhalin fi'l-Ayn ve Emraziha, göz yapısından ve hastalıklarından bahseden en eski ve en değerli eserler arasında yer alır. Bu eserde, göz hastalıkları uzmanlarına ve göz cerrahlarına, güncelliğini hâlâ koruyan önemli tavsiyeler mevcuttur. Kitapta, gözle alâkalı hususlar detayları ile işlenmiştir. Bu yönüyle eser, göz hekimlerinin gerek teorik, gerekse de pratik olarak istifade edebileceği bir hususiyet arz eder. Tıp tarihinde göz hastalıklarıyla alâkalı birçok hususu ilk olarak ele alan bu eser, yazıldığı 11. yüzyılın başlarından itibaren büyük ilgi görmüş ve eserin tamamının veya bazı bölümlerinin çeşitli şerhleri ve tercümeleri yapılmıştır. Tıp tarihçilerine göre eser, 19. asrın ortalarına kadar orijinalliğini korumuştur. Ali bin İsa eserini yazarken devrin tıp âlimlerinden, araştırmalarından, hekimlik yaparken kazandığı tecrübelerden faydalandığını belirtmiştir. Tezkiretü'l-Kehhalin, üç bölümden ve 122 alt başlıktan oluşmaktadır. Eserin en orijinal yerlerinden biri, Ali bin İsa'nın göz ameliyatları esnasında lokal anesteziyi ilk nasıl yaptığını ve özellikle adamotu ve afyon bitkisini bu iş için nasıl kullandığını anlattığı yerdir.

Eserin birinci bölümü; 21 ayrı kısımdan oluşur ve gözün anatomi ve fizyolojisinden bahseder. Yani bu bölümde gözün tabakaları, damar ve sinirlerinin incelenmesi, her bir tabakanın başlangıç ve sonu, sağladığı faydalar ve beslenme kaynakları anlatılmaktadır.

74 ayrı kısımdan oluşan eserin ikinci bölümünde, göz doktorlarının kolaylıkla teşhis edebileceği hâricî hastalıklar ile onların tedavileri hakkında bilgiler verilmektedir. Gözde arpacık çıkmasından göz kapağı büyümesine, göz kapağı bozukluklarından gözyaşı bezlerine ve trahom hastalığına kadar pek çok konu bu bölümde ele alınmıştır. Eserde ayrıca katarakt ameliyatı; kornea (saydam tabaka), üvea (damar tabaka) hastalıkları ve bu hastalıkların tedavileri ile alâkalı bilgiler verilmiştir.

27 kısımdan oluşan üçüncü bölümde ise, göz temizliğinden, 141 basit ilâcın göze tesirlerinden, göz sağlığının korunması ile alâkalı hususlardan, göz doktorunun ilk bakışta anlaması mümkün olmayan 133 hastalık -miyop, hipermetrop, gece körlüğü, şaşılık, görme siniri ve retina (ağ tabaka) rahatsızlıkları vs.- ile bunların belirti ve tedavilerinden bahsedilmektedir.

Tezkiretü'l-Kehhalin başka dillere tercüme edilmesi
Tezkiretü'l-Kehhalin'in yazma nüshaları İstanbul, Riyad ve Londra Üniversitesi kütüphanelerinde, Dımaşk ez-Zahiriyye ve Tunus Mektebetü'l-Vataniyye kütüphanelerinde, Ayasofya, Fatih, Şehit Ali Paşa, Nuruosmaniye, Velüyiddin ve Millet kütüphanelerinde bulunmaktadır.

1- Tezkiretü'l-Kehhalin; 15. yüzyılda Arapçadan İbranice ve Lâtinceye tercüme edilmiş, daha sonra 1497, 1499 ve 1500'lerde Lâtinceye tekrar tercüme edilmiş ve Venedik'te basılmıştır.

2- Eser, 1845'te K. A. Hill tarafından Lâtinceye; 1903'te Paris'te İbranice ve Fransızcaya tercüme edilmiş; 1904'te de Prof. J.Hürscberg, J. Lipper ve E. Mittwoch tarafından kısmen Almancaya çevrilmiştir. 1936'da ise, Casey Wood tarafından İngilizceye tercüme edilmiştir.

3- Kitabın anatomi ile ilgili bölümü 1903'te Emir Arif Arslan tarafından Fransızcaya tercüme edilmiştir.

4- Max Meyerhof, "Ortaçağ'da Antik İslâm Göz Hastalıklarının Tedavî Tarihi" adlı makalesine eserin bazı kısımlarını (4, 10, 11, 45) eklemiştir.

5- Eser, 1964'te Haydarabat'ta ilim dünyasına yeniden kazandırılmıştır.

6- Eser Türkçeye de tercüme edilmiş; fakat yayımlanmamış, yazma eser olarak kütüphane raflarında kalmıştır.

Tezkiretü'l-Kehhalin hakkında söy­lenenler
 
Eser üzerine gerek İslâm gerekse Batı dünyasında pek çok akademik çalışma yapılmıştır. Araştırmacılar eser hakkında çeşitli fikirler beyan etmişlerdir: Hirschberg: "Bizler Avrupa'da 18. yüzyıla kadar göz hastalıkları sahasında bu eser seviyesinde bir esere rastlayamıyoruz." demektedir. İbrahim Kıfti (1172–1248) ise, göz hekimlerinin çalışmalarını bu kitaba göre yaptıklarını belirtmiş, daha sonra bu konuda eser verenlerin Ali b. İsa'nın eserinin birçok bölümünü olduğu gibi almak zorunda kaldıklarından bahsetmiştir. Tıp tarihi uzmanlarından, göz hekimi Max Meyerhof (1884–1951 ) ise: "İlim dünyası sadece Doğu'da değil, Batı'da da ondan daha iyisini yazabilmek için, 19. asrın ortalarına kadar beklemek mecburiyetinde kalmıştır." itirafını yapar. İbn-i ebi Usaybia da, Tezkiretü'l-Kehhalin fi'l-Ayn ve Emraziha'yı bütün göz doktorlarının mutlaka ezberlemesi gerektiğini belirtir.

Evet, görüldüğü gibi, "Hakikî ilim; aydınlığa koşan, hakikat soluyan ve kişiyi sırat-ı müstakîme götürebilen bir ışık kaynağıdır." ve bu ilim; "fizik, kimya, astronomi, tabâbet ve daha çeşitli dallarıyla insanlığın hizmetinde ve her gün ona yeni yeni armağanlar vermektedir."

 KAYNAKLAR
- M. Fethullah Gülen, Prizma 4, Nil yay., İst., 2003, s. 96–97.
- Sızıntı, Başyazı, Ağustos 1980, Cilt 2, Sayı 19.
- Prof. Dr. Ahmet Ağırakça, İslâm Tıp Tarihi, İst., 2004, s. 227-228.
- Seyyid Hüseyin Nasr, İslâm ve İlim, Türkçesi: İlhan Kutluer, İnsan yayınları 1989, s. 166–178.
- Ali Haydar Bayat, TDV İslâm Ansiklopedisi, cilt 2, s. 401.
- Şaban Döğen, Müslüman İlim Öncüleri Ansiklopedisi, s. 27–28.
- Yeni Rehber Ansiklopedisi, cilt 2, s.24–25.
 
Yusuf KARAOSMANOĞLU
Sızıntı Dergisi. Sayı:359

Tags : KOCAYUSUF
Category : Not specified | Comments (0) | Write a comment |

Survey

Counter

| Contact author |