"> Welcome to the blog ‘iSLAM VE BiLiM | Bloguez.com’ - Bloguez.com
 

MÜSLÜMANLAR KAĞIT ÜRETMENİN SIRRINI NE ZAMAN ÖĞRENDİLER?

Added 6/9/2010

KAĞITsultanahmette_1001_icat_6.jpg

KAĞIT

Müslümanlar kağıt üretmenin sırrını Talas Savaşı'nda (751) esir aldıkları Çinlilerden öğrendi. Bağdat'ta başlayan kağıt üretimi Suriye ve Filistin'e, oradan da Mısır'a yayıldı. Günümüzde elde bulunan en eski Kuran-ı Kerim 10. yüzyılda Mısır'da yazıldı. Hıristiyan Avrupa'daki ilk kağıt imalathanesi ise 1293'te Bolonya'da kuruldu.

Tags : KOCAYUSUF
Category : Religions | Comments (0) | Write a comment |

AŞI

Added 6/9/2010

II-sultanahmette_1001_icat_5.jpg

AŞI

Aşı Avrupa'ya Osmanlılar tarafından taşındı. 18. yüzyılda Osmanlı coğrafyasında çiçek hastalığına karşı aşı uygulanmaktaydı. Buna tanık olan dönemin İngiltere elçisinin karısı Lady Montagu, aynı yöntemin ülkesinde de uygulanması için kampanya yürüttü, ancak hem kiliseden hem de bilim adamlarından tepki gördü. Aşı, Osmanlıların Orta Asya'dan taşıdıkları bir uygulamaydı

Tags : KOCAYUSUF
Category : Religions | Comments (0) | Write a comment |

El Jazari'nin Filli Saati.

Added 5/9/2010

2-sultanahmette_1001_icat_2.jpg     2FİLSAATsultanahmette_1001_icat_3.jpg

 El Jazari'nin Filli Saati.

Otomatik makine kavramının babası sayılan El Jazari, yaşadığı dönemin Diyarbakır'ında hüküm süren Artuklu hanedanının sultanları için çok sayıda saat üretti. El Jazari'nin en etkileyici eserlerinden biri olan 'Fil Saati', Arşimet'in ilkelerini ve Hintlilerin su saati mekanizmasını harmanlayan karmaşık bir tasarımdı.

Tags : kocayusuf
Category : Religions | Comments (0) | Write a comment |

Cabir Bin Hayyan

Added 25/10/2009

5jklo.jpg

 

Kimyanın Kurucusu: Cabir Bin Hayyan

Batıda Geber olarak bilinen Cabir bin Hayyan (721–815), başta kimya olmak üzere, tıp, eczacılık, metalürji, astronomi, felsefe, fizik gibi ilim dallarına katkılarıyla bilim tarihçileri tarafından tanınan Müslüman bir âlimdir. Kûfe'de eczacı bir babanın çocuğu olarak doğmuştur. Maddelerin altına dönüştürülmesi (transmutasyon) için metotlar geliştirmeyi hedefleyen simya ilminin babası olarak bilinen Cabir bin Hayyan, geliştirdiği element anlayışı, denge teorisi yaklaşımı, tatbikatları, icat ettiği âlet ve düzeneklerle kimyanın babası kabul edilmektedir.

Ünlü Fransız bilim tarihçisi M. Berthelot'in onun hakkındaki düşünceleri şöyledir: "Aristo'nun mantık ilmindeki yeri neyse, Câbir bin Hayyân'ın kimya ilmindeki yeri de odur. Aristo, mantığın kurucusu ve üstadı olarak kabul edildiği gibi, Cabir bin Hayyan da kimyanın kurucusu ve üstadıdır." Julius Ruska, Lâtin kimyasının temellerini Yunanca değil, bilakis Arapça orijinal eserlerin tercümelerinin sağladığını belirtmektedir.1 Yaşayan ilim tarihçimiz Fuat Sezgin de, tıp, fizik, astronomi, felsefe alanında birçok eser kaleme alan, âlemde görülebilen veya görülemeyen her şeyin belli bir düzenin neticesi olduğunu belirten Cabir bin Hayyan'ın, genetik ilmine işaret eden şu sözlerini nakletmektedir. "Allah bize fizikî kanunlar vermiştir. Bunlarla bitki, hayvan hattâ insanın benzerini yapabiliriz. Allah beşere öyle kabiliyetler bahşetmiştir ki, beşer, kâinattaki bütün sır perdelerini bununla çözmeye muktedirdir."

Eserleri:

Cabir bin Hayyan; uygulamalı fizik-kimya, teorik fizik-kimya, madenler fizik-kimyası, matematik, astronomi, felsefe ve dinler tarihi gibi çok değişik alanlarda sayıları yüzlerle ifade edilen eser kaleme almıştır. İlim tarihçisi İbn Nedim, Cabir'in çalışmalarını şu şekilde tasnif eder: Gökyüzü, Yerküre, Ay, Güneş, Taşlar, Tuzlar, Mürekkep (Bileşik), Hayvanlar, Bitkiler, Gizli Mineraller, Kırmızı Boya, Mayalanmış Sıvılar (Büyük ve Küçük Kitap), İç Amalgamlar, Dış Amalgamlar, Civa Ruhu, Yumurtalar, Kan, İdrar, Mayalanmış Sıvıların Kalıntıları, Mürekkep (ikinci kitap), Cevherler (kıymetli taşlar), Boyalar, Parfümler, Kokular, Çamur, Yaradılışın Unsurları (1 ve 2), Mükemmellik, Tek (İlâhî birlik hakikatini ele alan büyük ve küçük olmak üzere iki kitap), el-Rükn, Açıklama, Nizam, Işık, Akıl Yürütme Üzerine Temellenmiş Süreçler, Kabaran Deniz, İcra Etme, Müdafaa Edilmiş Akıl, Mücerretler (Cismanî olamayanlar mânâsında).1

Batılı âlimlerin Cabir'in birçok eserini tercüme ederek sahiplendiği bir gerçektir. Meselâ Summa Perfectionis adıyla yayımlanan eserin büyük ölçüde Cabir'in Yetmişlik Kitabına dayanılarak yazıldığı ortaya çıkmıştır.2 Bu eser, Avrupa'da kimya ile ilgilenenler tarafından el kitabı olarak kullanılmıştır.

Cabir'in Batı'daki tesiri daha 14. yüzyılda başlamakla birlikte, asıl kıymeti Kitabu's-seb'ûn (Yetmiş Kitap) adlı eserinin Book of Seventy adıyla İngilizceye çevrilmesiyle anlaşılacaktır. Ayrıca, Kitab el-Usûl isimli eserin Liber radicum Rasis de alkimia adıyla Lâtince tercümesi günümüze ulaşmıştır.2

Geliştirdiği âletler, yöntemler ve kimyevî maddeler
Teorisiz pratiğin hiçbir yere varamayacağını belirten2, Doğu ve Batı ilmine önemli ölçüde tesir eden ve Roger Bacon tarafından ustaların ustası olarak da anılan Cabir bin Hayyan'ın ilk defa elde ettiği birçok kimyevî bileşik ve madde vardır. Bunlardan bazıları, saf kükürt tuzları, nişadır (NH4Cl), üstübeç [2PbCO3.Pb(OH)2], cehennem taşı (AgNO3), kezzap (nitrik asit, HNO3), zaç yağı (sülfürik asit, H2SO4), güherçile (hint) (KNO3), sirke asidi (CH3COOH), süblime (HgCl2) ve kurşun şekeri [Pb(CH3COO)2], sülügen (civa oksit), arsenik oksit, şap ve hidroklorik asittir (HCl).1,2,3 Cabir ayrıca nitrik asitle hidroklorik asidi birleştirerek o gün için altın ve platini çözen tek madde durumundaki yeşilimsi bileşiği (kral suyu) elde etmiştir. Paslanmayı önleyen madde geliştirmiş, Razi'ye etanolü bulması yolunda ipucu vermiştir.4 Batılı bazı bilim adamları optik ve mercekler kanununun keşfini de Cabir bin Hayyan'a dayandırır.

Organik maddelerin distilasyonuna büyük önem veren2 ve dünya üzerindeki ilk kimya lâboratuvarını kuran Cabir bin Hayyan, tabiattaki maddelerin saf olmadığını belirtmiş ve bunları saflaştırarak saf elementler elde etmeye çalışmıştır. Meselâ suyu tekrar tekrar damıtarak saflaştırmıştır. Cabir, kimyevî işlemlerde kullanmak üzere tasarlamış olduğu âletlerle kimyaya büyük katkılarda bulunmuştur. Bunlar arasında en dikkat çekenlerden biri, damıtmayı kolaylaştıran, daha verimli ve güvenli bir şekilde yapılmasını sağlayan imbiktir.

İmbik: Arapça El-inbik kelimesiyle ifade edilen bu araç, içine konulan maddelerin ısıtılarak damıtılmasını veya ayrıştırılmasını sağlar.

Still Damıtıcı: Bu damıtıcı, karışabilen veya karıştırılamaz sıvıların karışımının ısıtılarak buharlaştırılıp yoğunlaşmasını sağlayan bir sistemdir. Parfüm, ilâç vb. üretiminde kullanılır.

Cabir bin Hayyan oksidasyon (metallerin yüksek sıcaklıkta ısıtılarak oksitlerine ayrıştırılması), bunun tersi olan redüksiyon, buharlaştırma, süblimleştirme (saflaştırma-tasfiye), eritme, süzme, damıtma, kristalleştirme (billurlaştırma) gibi yöntemler geliştirmiştir. Çeşitli metal ve çelik üretim usûllerinin geliştirilmesi, deri ve bez boyalarının hazırlanması, kükürtlü bileşiklerden arsenik ve antimuan, bitkilerden yağ elde edilmesi, metallerin saflaştırılması, kumaşın boyanması, su geçirmez elbiselerin cilâlanması, manganez dioksitin cam yapımında kullanılması ve günümüzde hâlâ kullanılan camın renklendirilmesi gibi buluşları da gerçekleştirmiştir.1,3,4,5 Cabir bin Hayyan ve diğer İslâm âlimleri vasıtasıyla Avrupa dillerine geçmiş kimya ile ilgili bazı tâbirler de vardır. Alkol (el-Kuhl, Alcohol), üstün tasfiye âleti (el-İnbik, Alembic), alkali (al-kali, alkali), ismid (Antimony), aludel (kap-kacak), çinko asidi (tutti), mağara tuzu (Rec-ül-gar, realgar) bunlardan bazılarıdır.5 Bu tâbirler ve yöntemler günümüz kimyasında hâlen kullanılmaktadır. Bunlardan bazıları kireçleştirme (calcination), kristallendirme, filtreleme, sıvılaştırma ve arıtma olarak, modern kimyanın hâlen kullandığı ve vazgeçemediği tekniklerdir.

Atomun bölünebilirliği konusundaki fikri

Cabir, atomun parçalanabilirliği konusunda şunları söylemiştir: "Madde yoğun enerjidir. Bu yüzden Yunan fizikçilerinin maddenin bölüne bölüne parçalanamaz en küçük bir parçayla son bulduğuna ve maddenin bu sayısız parçalanamayan kısımlardan meydana geldiğine dâir iddiaları yanlıştır. Onların parçalanamaz en küçük parça, yani atom olarak tâbir ettikleri bu nesne parçalanabilir ve bu parçalanma neticesi büyük bir enerji hâsıl olur. Bu öyle bir enerjidir ki, bir habbeciğin (taneciğin) bir şekilde parçalanması, Allah saklasın, Bağdat gibi büyük bir şehri yok edebilir." Bu da gösteriyor ki Cabir bin Hayyan başta Niels Bohr, Albert Einstein ve John Dalton olmak üzere Batılı bilim adamlarından 1.000 yıl önce atomla ilgilenmiş ve bu konuda fikirler ileri sürmüştür.

Eğitim felsefesiyle de ilgilenen Cabir bin Hayyan, kişiye kabiliyetine uygun bir eğitim verilmesi gerektiğini belirtmiştir. Fuat Sezgin; Cabir bin Hayyan ve onu takip eden er-Râzi gibi İslâm âlimleri tarafından yüz yıllar boyunca geliştirilmiş kimya ilmine bu ölçüde katkıda bulunmuş hiçbir âlimin olmadığını belirtmektedir.2

Dipnotlar:

1. Modern Kimyanın Kurucusu Cabir b. Hayyan, Prof. Dr. Esin Kahya, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları No:183, Ankara, 1995.
2. Prof. Dr. Fuat Sezgin, "İslâm'da Bilim ve Teknik", Sayfa 97–108, Çev. Abdurrahman Aliy, TÜBA Yay., Ankara, 2007.
3. Bilim Tarihi, Colin A.Ronan, Tübitak Yayınları, Editör Prof. Dr. Ergün Türkcan.
4. Müsbet İlimde Müslüman Âlimler, Mahmut Karakaş, Kültür Bakanlığı Yayınları No:1289.
5. Müslüman İlim Öncüleri Ansiklopedisi Sayfa 64–71.

Ahmet IŞIK. Sızıntı derg.

 

 

 

Tags : KOCAYUSUF
Category : Religions | Comments (0) | Write a comment |

BİLİM TARİHİ'NDE OSMANLI'NIN ADI YOKMU?

Added 28/9/2009


Üstad Necip Fazıl'ın hafızalarımıza kazınan harika mısraı: "İnanmıyorum bana öğretilen tarihe!

 

Meğer ki inanıyormuşuz... Nasıl mı?

Osmanlı tarihi araştırmalarında genellikle Osmanlı'nın büyük hükümdarlarından, fatihlerinden, büyük sanatkarlarından, mimari ve estetik eserlerinden bahsedilir. Ama her nedense, Osmanlı'nın ilmî çalışmalarından bahseden çok az araştırma vardır. Hatta tam tersine, yobazca bir tavırla ilmin teknik gelişmelerine, (mesela matbaa) karşı çıkışlarıyla hatırlarız Osmanlıyı. Bu intiba bizde öyle yer etmiştir ki, eğitim hayatımız boyunca edindiğimiz yanlış veya eksik bilgilerin öyle tesiri altındayızdır ki, bu "teferruat" üzerine sanki psikolojik bir "ket vurma" yaşarız. Çünkü "Osmanlı'da ilmî çalışmalara önem verilmemiştir" gibi bir ön kabule sahibizdir.

Doğrusunu söylemek gerekirse, bu satırların yazarı da böyle bir ön kabule sahib olduğunu,http://www.history.hacettepe.edu.tr/bilimtarihi/resimler/osmtipta.jpg "Osmanlılar ve Bilim" isimli kitabı görünce farketti. Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu bu kitabında, farkında olmadan sahib olduğumuz bu yanlış intibayı bertaraf etmeye çalışıyor. Kendisiyle yaptığımız kısa bir sohbette, bu önyargının sebeblerini özetle şöyle sıraladı:

"Birkaç sebeb sayabiliriz. Herşeyden önce son dönem Osmanlı aydınlarının ideolojik yaklaşımının bunda büyük bir tesiri olmuştur. Adnan Adıvar gibi bir ilim adamı bile, Osmanlı'yı yobazlıkla suçlayabilmiştir. Başka bir sebeb de kaynaklara ulaşmada yaşanılan sıkıntılardır. Tabii bir de, tarih araştırmalarında dönem dönem belli mevzulara yoğunlaşmışlardır araştırmacılar. Osmanlılar'da "bilim" mevzuuna ise 1980'lerden sonra sıra gelebildi."

“Osmanlılar ve Bilim” kitabı, İhsanoğlu’nun bu konuda yıllardan beri sürdürdüğü araştırmaların bir kısım sonuçlarını bir araya getiriyor. Yeni kaynaklara dayalı, yeni tespitleri ortaya koyan beş makale ile onların fikir ve metot çerçevesini çizen bir girişten meydana geliyor. Çalışmada özellikle Osmanlı klasik dönemine ait veriler değerlendiriliyor. Referanslarını birinci kaynaklardan alan makalelerde, Fatih külliyesi medreselerinden Endülüs menşeli bilim adamlarının Osmanlı bilimine, tıbba, astronomiye, matematiğe, topçuluk sahasına katkılarına, Osmanlıların Avrupa’da gelişen yeni tekniklerle temaslarından modern bilimlerin Türkiye’ye girişine kadar geniş bir konu yelpazesi inceleniyor.

Bu önemli meselenin gündeme gelmesine katkısı olur ümidiyle, geçtiğimiz günlerde okuduğumuz ve yazarıyla bir vesileyle görüşme imkanı bulduğumuz bu kitabtan ilgimizi çeken bölümleri sizlerle de paylaşmak istedik.

 

Osmanlılar ve "Bilim"

 

İhsanoğlu, "Osmanlı Bilimi"nin tarifini şöyle yapıyor:

"Osmanlı Devleti'nin onüçüncü asrın son yılında kurulmasıyla, İslam bilim tarihinde yeni bir dönemin başladığını görüyoruz. Bu devletin zamanında ve hakimiyet kurduğu topraklarda yapılan bilim faaliyetlerine Osmanlı Bilimi demek, kendine has bir tanımlama manasına gelmez. Çünkü Osmanlı sıfatı, Emevi, Abbasi, Safevi sıfatları ile aynı referansı taşımaktadır. Hepsi de İslam tarihinin belirli bir dönemini ve coğrafyasını sınırlamaktadır. Bilimin dili de Osmanlı Türkçesi yanında Arapça ve Farsça olmuştu. Tabiatıyla Osmanlı döneminde de daha önceki dönemlerde olduğu gibi bu bilime katkıda bulunan bilim adamlarının bazıları gayri müslimdi. Bütün bu sebeblerden dolayı İslam biliminin Osmanlı devleti döneminde ve onun hakim olduğu coğrafyada gelişen bölümüne Osmanlı Bilimi demekteyiz." (s. 20)

Osmanlılarda ilmî çalışmaları da inceleyen Ekmeleddin İhsanoğlu "Astronomi" örneğinden yola çıkarak, Osmanlı ilim adamlarının çalışmalarından şöyle bahsediyor:

http://static.ideefixe.com/images/84/84913_2.jpg"Osmanlıların modern astromi konsept ve teorileri ile ilk temasları, tesbit edebildiğimiz kadarıyla 1660'lı yıllarda Fransız astronomu Durret'nin zîcinin (ıÜüzîc. yıldızların yerlerini ve hareketlerini göstermek için hazırlanan cetvel.) tercümesiyle olmuştur. Onyedinci ve onsekizinci yüzyıllarda Batı coğrafya literatürünün Osmanlıcaya tercüme edilmesiyle devam eden bu temaslar, onsekizinci yüzyılın ikinci yarısında yine Fransız zîclerinin tercümesiyle devam etmiştir. Teknik planda ve dar çevrelerin ilgi alanı için yapılmış olan bu çalışmaların dışında Müteferrika, Katib Çelebi'nin Cihannüma adlı eserine yaptığı ek ve Erzurumlu İbrahim Hakkı Marifetname adlı eseri ile modern astronominin yeni kaynaklarını geniş okuyucu kitlelerine maletmeye başlamışlardır. 1830'lara gelindiği zaman, Mühendishanenin eğitim programını modernleştirme çalışmaları neticesinde yeni astonomi bilgi ve kaynakları oldukça detaylı bir şekilde Osmanlı eğitim sistemine Başhoca İshak efendi'nin katkılarıyla girmiş bulunmaktadır. (...) Türk bilim tarihinin kaynakları taranırken dikkatlerden kaçmış ve hakkında fazla bilgi bulunmayan bir eser de, aslında Zigetvar'lı olup İstanbul'da yerleşen Tezkireci Köse İbrahim Efendi'nin "Secencel el-Eflak fi Gayret el-İdrak" adıyla çevirdiği, Fransız Kardinal Richeliue'nin başmüneccimi olan Noel Durret'nin zîcinin tercümesidir. Osmanlı bilim literatüründe bu eser, Kopernik Sistemi'nden bahseden ilk eserdir ve bu sistemi tasvir eden ilk diyagramı kapsamaktadır." (s. 165)

Osmanlıların yeni ilmî ve teknik gelişmelere kapalı kaldığı düşünülen, Batı’nın Rönesans devrine dair yorumlarda da, yanlış bir temayül göze çarpıyor. İhsanoğlu, Osmanlılar'ın kendilerini hala batıdan üstün gördükleri ve gerçekten öyle oldukları için, bu dönemde batının ilmi ve teknik çalışmalarına ilgi göstermediklerinden bahsederken, "haberleri vardı fakat 'ihtiyaçları' yoktu" vurgusunu yapıyor:

"Onyedinci yüzyılın ortalarında Osmanlılar kendilerinin Batı dünyasından üstün olduklarını düşünüyorlardı. Bundan başka ilmî potansiyel ve kurumlara sahib oldukları için, yani ilmî ve kültürel yönden ihtiyaçlarını karşılama konusunda kendi kendilerine yettiklerinden dolayı, Batı bilimini kendileri için gerekli görmemişlerdi. Ancak bu durum, Osmanlıların batıdaki ilmi gelişmelerden uzak veya habersiz olduklarını göstermemektedir. (...) Osmanlılar batıdaki gelişmeleri büyük bir zaman fasılası olmadan takib edebilmekteydiler. Osmanlı astronomları geniş ve zengin bir tecrübeye sahib olduklarından dolayı ve Müslüman astronomların ortaçağda astronomiye yaptıkları büyük katkılarından haberdar oldukları için bu Avrupa bilimini hemen değil, ancak kendi ilimlerine uyması halinde kabul ediyorlardı. Kopernik'in helyosantrik teorisinin Avrupa'da dalgalanmalar oluşturduğu bir sırada Osmanlı astronomu Tezkireci Köse İbrahim Efendi bu teorinin temel kavramlarını sadece teknik bir detay seviyesinde ele almıştır. Zira jeosantrik sistemden helyosantrik sisteme geçişle vuku bulan koordinat değişikliğinin pratik hesablamalar bakımından bir tesiri olmamıştır." (s. 219-220)

 

 

Osmanlı Medreseleri ile Batı Üniversiteleri

 

Ekmeleddin İhsanoğlu kitabında, ilginç bir noktaya da parmak basıyor. "Fatih külliyeleri ne değildi!" başlıklı makalesinde, tarih yazıcılığı üzerine bir tenkid ve değerlendirme yapıyor:

"Osmanlı medeniyeti tarihi konusunda yaptığımız araştırmalar sırasında, değerli ilim adamlarımızın Fatih medreseleri ile ilgili o yıllarda yazdıklarına baktığımızda, konunun önemine yakışır ilgilinin gösterildiğini, ancak yapılan çalışmaların çok geniş kapsamlı olması sebebiyle, Fatih medreseleri ve özellikle onların kuruluşu ile ilgili kısımların derinlemesine incelenmediğini, konunun araştırılması gereken bazı temel taraflarının hala ele alınmadığını, yeni soruların sorulup cevablar alınmadığını gördük. Biz bu makalemizde elde mevcut Fatih devri kaynaklarında veya sonraki ona yakın dönemden bize ulaşan kaynaklarda bulunmayan hususların, bu çalışmalarda o döneme aitmiş gibi ileri sürüldüğünü göstermeye çalışacağız. (...) Bu karışıklıktan da nasibini alan Fatih medreseleri, değişik bilim dallarında eğitim yapan ve farklı formasyonu olan meslek sahiblerini yetiştiren fakültelerden oluşan üniversiteye benzetilmiştir. Böylece Fatih Külliyesi medreseleri imajı: Dini ilimler, edebiyat, hukuk, fen ve tıb fakültelerinden oluşan bir üniversite haline gelmiştir. Ayrıca ulemadan vezir Mahmud Paşa, Molla hüsrev ve Ali Kuşçu tarafından hazırlanıp padişahın tasdikinden sonra uygulamaya başlanan bu "üniversitenin" "ders programı" ile kendine has bir kanununun bulunduğu ileri sürülmüştür. Hatta bir zamanlar Türk Üniversitelerine has "ordinaryüs profesörlük" ucubesinin bile sahn medreselerinde mukabil ve muadili bulunmaya çalışılmıştır. Bugünkü mesleki anlayış ve akademik alışkanlıklarıyla bu konulara eğilenler, esasen her bakımdan çok uzaklarda kalan bu konunun, maalesef daha zor anlaşılır bir hale gelmesine sebeb olmuşlardır." (s. 48-49)

Kendisiyle görüşmemizde bu meselenin üzerinde niçin durduğunu sorduğumuz İhsanoğlu bize, "iki farklı medeniyetin, iki farklı kurumunun birbirinin aynıymış gibi yarıştırılmasının abes olduğunu" söyleyerek, tarih yazıcılığında genellikle düşülen bu yanlışı düzeltmek ihtiyacı duyduğunu söyledi. Rivayetlerin veya kaynakların, Fatih Medreselerini illa Batılı Üniversitelere benzetme çabasıyla, yanlış yorumlandığını düşünüyor: "Medreseler kendi dönemlerinde dünyanın en iyi eğitim veren kurumlarıydı, bu ayrı; ama bu modeli bambaşka bir işleyişe sahib üniversitelere benzetmek de dünyanın en saçma işi!.."

Osmanlı İlim Adamı Portresi: Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri

http://eski.neu.edu.tr/tr/YDU%20PANEL12.jpgKitabta ilgimizi çeken bir diğer bahis de, Osmanlı ilim adamı potresine misal olarak Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinden bahsedilmesiydi. İhsanoğlu'na göre, İbrahim Hakkı, hem aydın kesime hitab eden bir uslubu, hem de halka hitab eden bir uslubu aynı eser içinde muhafaza ediyordu. Yani normalde ilim adamlarının literatür dilinin halk tarafından anlaşılmasının beklenmemesine rağmen, İbrahim Hakkı, halk tarafından da çok okunan bir ilim adaydı.

anlaşılamadığını söyleyen İhsanoğlu, “Osmanlı ilim adamı portresi” çizilirken bu hususun da üzerinde durulması gerektiğini söylüyor.

İbrahim Hakkı Hazretleri Marifetnamesi'nde, hem yeni astronomik bilgilere yer vermiş, hem de bu meseleleri İslam düşünce geleneğinin ele aldığı biçimiyle incelemiştir.

 

 

Orijinallikten Taklide

 

Sonuç olarak Osmanlı ilimi deyince, bununla kasdedilenin, İslâm medeniyetlerinin ilim geleneğinin sürdürülmesi demek olduğunu anlamamız gerekiyor. Bilim tarihini batı merkezli olarak düşünme alışkanlığımız sebebiyle, Osmanlı İlim tarihini bu sürecin içinde bir yerlere oturtamıyoruz. Halbuki İslâm medeniyetlerinin ilim tarihini bir bütün olarak düşünmeye ve incelemeye başladığımız zaman Osmanlı ilminin de bu sürecin bir devamı olduğunu göreceğiz. İslâm medeniyetlerinin ilim geleneği, “hikmet müminin yitik malıdır, nerede bulursa alır” mealindeki Allah Resulü sözüne sımsıkı bağlı olarak gelişmiştir. Dolayısıyla müslümanların başka medeniyetlerden edindikleri bilgiler, kuru taklid şeklinde değil, “alma ve maletme” şeklinde gerçekleşmiştir.

Osmanlılar ne zaman ki, bu gelenekten ve süreçten koparak, (Tanzimat), batıdaki ilmî ve teknik sahalardaki gelişmelere ayak uydurmaya çalışmış ve orijinalliği bir kenara bırakıp “taklid” sürecine girmiştir; işte Osmanlı ilimi dediğimiz şey de o zaman sona ermiştir.

İhsanoğlu bu taklid sürecine girişi şöyle özetliyor:

“Osmanlıların batı bilim ve teknolojisiyle temasları ihtiyaçları ölçüsünde ve selektif bir şekilde başlayarak, uzun bir süre bu şekilde devam etmiş, daha sonra Osmanlıların kendi bilim geleneklerini terkederek, kalkınma ve ilerlemenin ancak batı bilim ve teknolojisiyle mümkün olacağı şeklinde yaklaşımlara dönüşmüştür.” (s. 43)

 

Kaynak: Ekmeleddin İhsanoğlu, Osmanlılar ve Bilim, Nesil Yayıncılık.

http://anadoluhaber.blogspot.com/2009/09/bilim-tarihinde-osmanlinin-adi-yok-mu.html

Tags : KOCAYUSUF
Category : Religions | Comments (0) | Write a comment |

Weather

Survey

Counter


| Contact author |