<İSLAM VE BİLİM-2>
Blog

Cabir Bin Hayyan

25/10/2009

5jklo.jpg

 

Kimyanın Kurucusu: Cabir Bin Hayyan

Batıda Geber olarak bilinen Cabir bin Hayyan (721–815), başta kimya olmak üzere, tıp, eczacılık, metalürji, astronomi, felsefe, fizik gibi ilim dallarına katkılarıyla bilim tarihçileri tarafından tanınan Müslüman bir âlimdir. Kûfe'de eczacı bir babanın çocuğu olarak doğmuştur. Maddelerin altına dönüştürülmesi (transmutasyon) için metotlar geliştirmeyi hedefleyen simya ilminin babası olarak bilinen Cabir bin Hayyan, geliştirdiği element anlayışı, denge teorisi yaklaşımı, tatbikatları, icat ettiği âlet ve düzeneklerle kimyanın babası kabul edilmektedir.

Ünlü Fransız bilim tarihçisi M. Berthelot'in onun hakkındaki düşünceleri şöyledir: "Aristo'nun mantık ilmindeki yeri neyse, Câbir bin Hayyân'ın kimya ilmindeki yeri de odur. Aristo, mantığın kurucusu ve üstadı olarak kabul edildiği gibi, Cabir bin Hayyan da kimyanın kurucusu ve üstadıdır." Julius Ruska, Lâtin kimyasının temellerini Yunanca değil, bilakis Arapça orijinal eserlerin tercümelerinin sağladığını belirtmektedir.1 Yaşayan ilim tarihçimiz Fuat Sezgin de, tıp, fizik, astronomi, felsefe alanında birçok eser kaleme alan, âlemde görülebilen veya görülemeyen her şeyin belli bir düzenin neticesi olduğunu belirten Cabir bin Hayyan'ın, genetik ilmine işaret eden şu sözlerini nakletmektedir. "Allah bize fizikî kanunlar vermiştir. Bunlarla bitki, hayvan hattâ insanın benzerini yapabiliriz. Allah beşere öyle kabiliyetler bahşetmiştir ki, beşer, kâinattaki bütün sır perdelerini bununla çözmeye muktedirdir."

Eserleri:

Cabir bin Hayyan; uygulamalı fizik-kimya, teorik fizik-kimya, madenler fizik-kimyası, matematik, astronomi, felsefe ve dinler tarihi gibi çok değişik alanlarda sayıları yüzlerle ifade edilen eser kaleme almıştır. İlim tarihçisi İbn Nedim, Cabir'in çalışmalarını şu şekilde tasnif eder: Gökyüzü, Yerküre, Ay, Güneş, Taşlar, Tuzlar, Mürekkep (Bileşik), Hayvanlar, Bitkiler, Gizli Mineraller, Kırmızı Boya, Mayalanmış Sıvılar (Büyük ve Küçük Kitap), İç Amalgamlar, Dış Amalgamlar, Civa Ruhu, Yumurtalar, Kan, İdrar, Mayalanmış Sıvıların Kalıntıları, Mürekkep (ikinci kitap), Cevherler (kıymetli taşlar), Boyalar, Parfümler, Kokular, Çamur, Yaradılışın Unsurları (1 ve 2), Mükemmellik, Tek (İlâhî birlik hakikatini ele alan büyük ve küçük olmak üzere iki kitap), el-Rükn, Açıklama, Nizam, Işık, Akıl Yürütme Üzerine Temellenmiş Süreçler, Kabaran Deniz, İcra Etme, Müdafaa Edilmiş Akıl, Mücerretler (Cismanî olamayanlar mânâsında).1

Batılı âlimlerin Cabir'in birçok eserini tercüme ederek sahiplendiği bir gerçektir. Meselâ Summa Perfectionis adıyla yayımlanan eserin büyük ölçüde Cabir'in Yetmişlik Kitabına dayanılarak yazıldığı ortaya çıkmıştır.2 Bu eser, Avrupa'da kimya ile ilgilenenler tarafından el kitabı olarak kullanılmıştır.

Cabir'in Batı'daki tesiri daha 14. yüzyılda başlamakla birlikte, asıl kıymeti Kitabu's-seb'ûn (Yetmiş Kitap) adlı eserinin Book of Seventy adıyla İngilizceye çevrilmesiyle anlaşılacaktır. Ayrıca, Kitab el-Usûl isimli eserin Liber radicum Rasis de alkimia adıyla Lâtince tercümesi günümüze ulaşmıştır.2

Geliştirdiği âletler, yöntemler ve kimyevî maddeler
Teorisiz pratiğin hiçbir yere varamayacağını belirten2, Doğu ve Batı ilmine önemli ölçüde tesir eden ve Roger Bacon tarafından ustaların ustası olarak da anılan Cabir bin Hayyan'ın ilk defa elde ettiği birçok kimyevî bileşik ve madde vardır. Bunlardan bazıları, saf kükürt tuzları, nişadır (NH4Cl), üstübeç [2PbCO3.Pb(OH)2], cehennem taşı (AgNO3), kezzap (nitrik asit, HNO3), zaç yağı (sülfürik asit, H2SO4), güherçile (hint) (KNO3), sirke asidi (CH3COOH), süblime (HgCl2) ve kurşun şekeri [Pb(CH3COO)2], sülügen (civa oksit), arsenik oksit, şap ve hidroklorik asittir (HCl).1,2,3 Cabir ayrıca nitrik asitle hidroklorik asidi birleştirerek o gün için altın ve platini çözen tek madde durumundaki yeşilimsi bileşiği (kral suyu) elde etmiştir. Paslanmayı önleyen madde geliştirmiş, Razi'ye etanolü bulması yolunda ipucu vermiştir.4 Batılı bazı bilim adamları optik ve mercekler kanununun keşfini de Cabir bin Hayyan'a dayandırır.

Organik maddelerin distilasyonuna büyük önem veren2 ve dünya üzerindeki ilk kimya lâboratuvarını kuran Cabir bin Hayyan, tabiattaki maddelerin saf olmadığını belirtmiş ve bunları saflaştırarak saf elementler elde etmeye çalışmıştır. Meselâ suyu tekrar tekrar damıtarak saflaştırmıştır. Cabir, kimyevî işlemlerde kullanmak üzere tasarlamış olduğu âletlerle kimyaya büyük katkılarda bulunmuştur. Bunlar arasında en dikkat çekenlerden biri, damıtmayı kolaylaştıran, daha verimli ve güvenli bir şekilde yapılmasını sağlayan imbiktir.

İmbik: Arapça El-inbik kelimesiyle ifade edilen bu araç, içine konulan maddelerin ısıtılarak damıtılmasını veya ayrıştırılmasını sağlar.

Still Damıtıcı: Bu damıtıcı, karışabilen veya karıştırılamaz sıvıların karışımının ısıtılarak buharlaştırılıp yoğunlaşmasını sağlayan bir sistemdir. Parfüm, ilâç vb. üretiminde kullanılır.

Cabir bin Hayyan oksidasyon (metallerin yüksek sıcaklıkta ısıtılarak oksitlerine ayrıştırılması), bunun tersi olan redüksiyon, buharlaştırma, süblimleştirme (saflaştırma-tasfiye), eritme, süzme, damıtma, kristalleştirme (billurlaştırma) gibi yöntemler geliştirmiştir. Çeşitli metal ve çelik üretim usûllerinin geliştirilmesi, deri ve bez boyalarının hazırlanması, kükürtlü bileşiklerden arsenik ve antimuan, bitkilerden yağ elde edilmesi, metallerin saflaştırılması, kumaşın boyanması, su geçirmez elbiselerin cilâlanması, manganez dioksitin cam yapımında kullanılması ve günümüzde hâlâ kullanılan camın renklendirilmesi gibi buluşları da gerçekleştirmiştir.1,3,4,5 Cabir bin Hayyan ve diğer İslâm âlimleri vasıtasıyla Avrupa dillerine geçmiş kimya ile ilgili bazı tâbirler de vardır. Alkol (el-Kuhl, Alcohol), üstün tasfiye âleti (el-İnbik, Alembic), alkali (al-kali, alkali), ismid (Antimony), aludel (kap-kacak), çinko asidi (tutti), mağara tuzu (Rec-ül-gar, realgar) bunlardan bazılarıdır.5 Bu tâbirler ve yöntemler günümüz kimyasında hâlen kullanılmaktadır. Bunlardan bazıları kireçleştirme (calcination), kristallendirme, filtreleme, sıvılaştırma ve arıtma olarak, modern kimyanın hâlen kullandığı ve vazgeçemediği tekniklerdir.

Atomun bölünebilirliği konusundaki fikri

Cabir, atomun parçalanabilirliği konusunda şunları söylemiştir: "Madde yoğun enerjidir. Bu yüzden Yunan fizikçilerinin maddenin bölüne bölüne parçalanamaz en küçük bir parçayla son bulduğuna ve maddenin bu sayısız parçalanamayan kısımlardan meydana geldiğine dâir iddiaları yanlıştır. Onların parçalanamaz en küçük parça, yani atom olarak tâbir ettikleri bu nesne parçalanabilir ve bu parçalanma neticesi büyük bir enerji hâsıl olur. Bu öyle bir enerjidir ki, bir habbeciğin (taneciğin) bir şekilde parçalanması, Allah saklasın, Bağdat gibi büyük bir şehri yok edebilir." Bu da gösteriyor ki Cabir bin Hayyan başta Niels Bohr, Albert Einstein ve John Dalton olmak üzere Batılı bilim adamlarından 1.000 yıl önce atomla ilgilenmiş ve bu konuda fikirler ileri sürmüştür.

Eğitim felsefesiyle de ilgilenen Cabir bin Hayyan, kişiye kabiliyetine uygun bir eğitim verilmesi gerektiğini belirtmiştir. Fuat Sezgin; Cabir bin Hayyan ve onu takip eden er-Râzi gibi İslâm âlimleri tarafından yüz yıllar boyunca geliştirilmiş kimya ilmine bu ölçüde katkıda bulunmuş hiçbir âlimin olmadığını belirtmektedir.2

Dipnotlar:

1. Modern Kimyanın Kurucusu Cabir b. Hayyan, Prof. Dr. Esin Kahya, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları No:183, Ankara, 1995.
2. Prof. Dr. Fuat Sezgin, "İslâm'da Bilim ve Teknik", Sayfa 97–108, Çev. Abdurrahman Aliy, TÜBA Yay., Ankara, 2007.
3. Bilim Tarihi, Colin A.Ronan, Tübitak Yayınları, Editör Prof. Dr. Ergün Türkcan.
4. Müsbet İlimde Müslüman Âlimler, Mahmut Karakaş, Kültür Bakanlığı Yayınları No:1289.
5. Müslüman İlim Öncüleri Ansiklopedisi Sayfa 64–71.

Ahmet IŞIK. Sızıntı derg.

 

 

 

Tags : KOCAYUSUF

Catégorie : Religions | Commentaires (0) | Ecrire un commentaire |

BİLİM TARİHİ'NDE OSMANLI'NIN ADI YOKMU?

28/9/2009

Üstad Necip Fazıl'ın hafızalarımıza kazınan harika mısraı: "İnanmıyorum bana öğretilen tarihe!

 

Meğer ki inanıyormuşuz... Nasıl mı?

Osmanlı tarihi araştırmalarında genellikle Osmanlı'nın büyük hükümdarlarından, fatihlerinden, büyük sanatkarlarından, mimari ve estetik eserlerinden bahsedilir. Ama her nedense, Osmanlı'nın ilmî çalışmalarından bahseden çok az araştırma vardır. Hatta tam tersine, yobazca bir tavırla ilmin teknik gelişmelerine, (mesela matbaa) karşı çıkışlarıyla hatırlarız Osmanlıyı. Bu intiba bizde öyle yer etmiştir ki, eğitim hayatımız boyunca edindiğimiz yanlış veya eksik bilgilerin öyle tesiri altındayızdır ki, bu "teferruat" üzerine sanki psikolojik bir "ket vurma" yaşarız. Çünkü "Osmanlı'da ilmî çalışmalara önem verilmemiştir" gibi bir ön kabule sahibizdir.

Doğrusunu söylemek gerekirse, bu satırların yazarı da böyle bir ön kabule sahib olduğunu,http://www.history.hacettepe.edu.tr/bilimtarihi/resimler/osmtipta.jpg "Osmanlılar ve Bilim" isimli kitabı görünce farketti. Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu bu kitabında, farkında olmadan sahib olduğumuz bu yanlış intibayı bertaraf etmeye çalışıyor. Kendisiyle yaptığımız kısa bir sohbette, bu önyargının sebeblerini özetle şöyle sıraladı:

"Birkaç sebeb sayabiliriz. Herşeyden önce son dönem Osmanlı aydınlarının ideolojik yaklaşımının bunda büyük bir tesiri olmuştur. Adnan Adıvar gibi bir ilim adamı bile, Osmanlı'yı yobazlıkla suçlayabilmiştir. Başka bir sebeb de kaynaklara ulaşmada yaşanılan sıkıntılardır. Tabii bir de, tarih araştırmalarında dönem dönem belli mevzulara yoğunlaşmışlardır araştırmacılar. Osmanlılar'da "bilim" mevzuuna ise 1980'lerden sonra sıra gelebildi."

“Osmanlılar ve Bilim” kitabı, İhsanoğlu’nun bu konuda yıllardan beri sürdürdüğü araştırmaların bir kısım sonuçlarını bir araya getiriyor. Yeni kaynaklara dayalı, yeni tespitleri ortaya koyan beş makale ile onların fikir ve metot çerçevesini çizen bir girişten meydana geliyor. Çalışmada özellikle Osmanlı klasik dönemine ait veriler değerlendiriliyor. Referanslarını birinci kaynaklardan alan makalelerde, Fatih külliyesi medreselerinden Endülüs menşeli bilim adamlarının Osmanlı bilimine, tıbba, astronomiye, matematiğe, topçuluk sahasına katkılarına, Osmanlıların Avrupa’da gelişen yeni tekniklerle temaslarından modern bilimlerin Türkiye’ye girişine kadar geniş bir konu yelpazesi inceleniyor.

Bu önemli meselenin gündeme gelmesine katkısı olur ümidiyle, geçtiğimiz günlerde okuduğumuz ve yazarıyla bir vesileyle görüşme imkanı bulduğumuz bu kitabtan ilgimizi çeken bölümleri sizlerle de paylaşmak istedik.

 

Osmanlılar ve "Bilim"

 

İhsanoğlu, "Osmanlı Bilimi"nin tarifini şöyle yapıyor:

"Osmanlı Devleti'nin onüçüncü asrın son yılında kurulmasıyla, İslam bilim tarihinde yeni bir dönemin başladığını görüyoruz. Bu devletin zamanında ve hakimiyet kurduğu topraklarda yapılan bilim faaliyetlerine Osmanlı Bilimi demek, kendine has bir tanımlama manasına gelmez. Çünkü Osmanlı sıfatı, Emevi, Abbasi, Safevi sıfatları ile aynı referansı taşımaktadır. Hepsi de İslam tarihinin belirli bir dönemini ve coğrafyasını sınırlamaktadır. Bilimin dili de Osmanlı Türkçesi yanında Arapça ve Farsça olmuştu. Tabiatıyla Osmanlı döneminde de daha önceki dönemlerde olduğu gibi bu bilime katkıda bulunan bilim adamlarının bazıları gayri müslimdi. Bütün bu sebeblerden dolayı İslam biliminin Osmanlı devleti döneminde ve onun hakim olduğu coğrafyada gelişen bölümüne Osmanlı Bilimi demekteyiz." (s. 20)

Osmanlılarda ilmî çalışmaları da inceleyen Ekmeleddin İhsanoğlu "Astronomi" örneğinden yola çıkarak, Osmanlı ilim adamlarının çalışmalarından şöyle bahsediyor:

http://static.ideefixe.com/images/84/84913_2.jpg"Osmanlıların modern astromi konsept ve teorileri ile ilk temasları, tesbit edebildiğimiz kadarıyla 1660'lı yıllarda Fransız astronomu Durret'nin zîcinin (ıÜüzîc. yıldızların yerlerini ve hareketlerini göstermek için hazırlanan cetvel.) tercümesiyle olmuştur. Onyedinci ve onsekizinci yüzyıllarda Batı coğrafya literatürünün Osmanlıcaya tercüme edilmesiyle devam eden bu temaslar, onsekizinci yüzyılın ikinci yarısında yine Fransız zîclerinin tercümesiyle devam etmiştir. Teknik planda ve dar çevrelerin ilgi alanı için yapılmış olan bu çalışmaların dışında Müteferrika, Katib Çelebi'nin Cihannüma adlı eserine yaptığı ek ve Erzurumlu İbrahim Hakkı Marifetname adlı eseri ile modern astronominin yeni kaynaklarını geniş okuyucu kitlelerine maletmeye başlamışlardır. 1830'lara gelindiği zaman, Mühendishanenin eğitim programını modernleştirme çalışmaları neticesinde yeni astonomi bilgi ve kaynakları oldukça detaylı bir şekilde Osmanlı eğitim sistemine Başhoca İshak efendi'nin katkılarıyla girmiş bulunmaktadır. (...) Türk bilim tarihinin kaynakları taranırken dikkatlerden kaçmış ve hakkında fazla bilgi bulunmayan bir eser de, aslında Zigetvar'lı olup İstanbul'da yerleşen Tezkireci Köse İbrahim Efendi'nin "Secencel el-Eflak fi Gayret el-İdrak" adıyla çevirdiği, Fransız Kardinal Richeliue'nin başmüneccimi olan Noel Durret'nin zîcinin tercümesidir. Osmanlı bilim literatüründe bu eser, Kopernik Sistemi'nden bahseden ilk eserdir ve bu sistemi tasvir eden ilk diyagramı kapsamaktadır." (s. 165)

Osmanlıların yeni ilmî ve teknik gelişmelere kapalı kaldığı düşünülen, Batı’nın Rönesans devrine dair yorumlarda da, yanlış bir temayül göze çarpıyor. İhsanoğlu, Osmanlılar'ın kendilerini hala batıdan üstün gördükleri ve gerçekten öyle oldukları için, bu dönemde batının ilmi ve teknik çalışmalarına ilgi göstermediklerinden bahsederken, "haberleri vardı fakat 'ihtiyaçları' yoktu" vurgusunu yapıyor:

"Onyedinci yüzyılın ortalarında Osmanlılar kendilerinin Batı dünyasından üstün olduklarını düşünüyorlardı. Bundan başka ilmî potansiyel ve kurumlara sahib oldukları için, yani ilmî ve kültürel yönden ihtiyaçlarını karşılama konusunda kendi kendilerine yettiklerinden dolayı, Batı bilimini kendileri için gerekli görmemişlerdi. Ancak bu durum, Osmanlıların batıdaki ilmi gelişmelerden uzak veya habersiz olduklarını göstermemektedir. (...) Osmanlılar batıdaki gelişmeleri büyük bir zaman fasılası olmadan takib edebilmekteydiler. Osmanlı astronomları geniş ve zengin bir tecrübeye sahib olduklarından dolayı ve Müslüman astronomların ortaçağda astronomiye yaptıkları büyük katkılarından haberdar oldukları için bu Avrupa bilimini hemen değil, ancak kendi ilimlerine uyması halinde kabul ediyorlardı. Kopernik'in helyosantrik teorisinin Avrupa'da dalgalanmalar oluşturduğu bir sırada Osmanlı astronomu Tezkireci Köse İbrahim Efendi bu teorinin temel kavramlarını sadece teknik bir detay seviyesinde ele almıştır. Zira jeosantrik sistemden helyosantrik sisteme geçişle vuku bulan koordinat değişikliğinin pratik hesablamalar bakımından bir tesiri olmamıştır." (s. 219-220)

 

 

Osmanlı Medreseleri ile Batı Üniversiteleri

 

Ekmeleddin İhsanoğlu kitabında, ilginç bir noktaya da parmak basıyor. "Fatih külliyeleri ne değildi!" başlıklı makalesinde, tarih yazıcılığı üzerine bir tenkid ve değerlendirme yapıyor:

"Osmanlı medeniyeti tarihi konusunda yaptığımız araştırmalar sırasında, değerli ilim adamlarımızın Fatih medreseleri ile ilgili o yıllarda yazdıklarına baktığımızda, konunun önemine yakışır ilgilinin gösterildiğini, ancak yapılan çalışmaların çok geniş kapsamlı olması sebebiyle, Fatih medreseleri ve özellikle onların kuruluşu ile ilgili kısımların derinlemesine incelenmediğini, konunun araştırılması gereken bazı temel taraflarının hala ele alınmadığını, yeni soruların sorulup cevablar alınmadığını gördük. Biz bu makalemizde elde mevcut Fatih devri kaynaklarında veya sonraki ona yakın dönemden bize ulaşan kaynaklarda bulunmayan hususların, bu çalışmalarda o döneme aitmiş gibi ileri sürüldüğünü göstermeye çalışacağız. (...) Bu karışıklıktan da nasibini alan Fatih medreseleri, değişik bilim dallarında eğitim yapan ve farklı formasyonu olan meslek sahiblerini yetiştiren fakültelerden oluşan üniversiteye benzetilmiştir. Böylece Fatih Külliyesi medreseleri imajı: Dini ilimler, edebiyat, hukuk, fen ve tıb fakültelerinden oluşan bir üniversite haline gelmiştir. Ayrıca ulemadan vezir Mahmud Paşa, Molla hüsrev ve Ali Kuşçu tarafından hazırlanıp padişahın tasdikinden sonra uygulamaya başlanan bu "üniversitenin" "ders programı" ile kendine has bir kanununun bulunduğu ileri sürülmüştür. Hatta bir zamanlar Türk Üniversitelerine has "ordinaryüs profesörlük" ucubesinin bile sahn medreselerinde mukabil ve muadili bulunmaya çalışılmıştır. Bugünkü mesleki anlayış ve akademik alışkanlıklarıyla bu konulara eğilenler, esasen her bakımdan çok uzaklarda kalan bu konunun, maalesef daha zor anlaşılır bir hale gelmesine sebeb olmuşlardır." (s. 48-49)

Kendisiyle görüşmemizde bu meselenin üzerinde niçin durduğunu sorduğumuz İhsanoğlu bize, "iki farklı medeniyetin, iki farklı kurumunun birbirinin aynıymış gibi yarıştırılmasının abes olduğunu" söyleyerek, tarih yazıcılığında genellikle düşülen bu yanlışı düzeltmek ihtiyacı duyduğunu söyledi. Rivayetlerin veya kaynakların, Fatih Medreselerini illa Batılı Üniversitelere benzetme çabasıyla, yanlış yorumlandığını düşünüyor: "Medreseler kendi dönemlerinde dünyanın en iyi eğitim veren kurumlarıydı, bu ayrı; ama bu modeli bambaşka bir işleyişe sahib üniversitelere benzetmek de dünyanın en saçma işi!.."

Osmanlı İlim Adamı Portresi: Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri

http://eski.neu.edu.tr/tr/YDU%20PANEL12.jpgKitabta ilgimizi çeken bir diğer bahis de, Osmanlı ilim adamı potresine misal olarak Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinden bahsedilmesiydi. İhsanoğlu'na göre, İbrahim Hakkı, hem aydın kesime hitab eden bir uslubu, hem de halka hitab eden bir uslubu aynı eser içinde muhafaza ediyordu. Yani normalde ilim adamlarının literatür dilinin halk tarafından anlaşılmasının beklenmemesine rağmen, İbrahim Hakkı, halk tarafından da çok okunan bir ilim adaydı.

anlaşılamadığını söyleyen İhsanoğlu, “Osmanlı ilim adamı portresi” çizilirken bu hususun da üzerinde durulması gerektiğini söylüyor.

İbrahim Hakkı Hazretleri Marifetnamesi'nde, hem yeni astronomik bilgilere yer vermiş, hem de bu meseleleri İslam düşünce geleneğinin ele aldığı biçimiyle incelemiştir.

 

 

Orijinallikten Taklide

 

Sonuç olarak Osmanlı ilimi deyince, bununla kasdedilenin, İslâm medeniyetlerinin ilim geleneğinin sürdürülmesi demek olduğunu anlamamız gerekiyor. Bilim tarihini batı merkezli olarak düşünme alışkanlığımız sebebiyle, Osmanlı İlim tarihini bu sürecin içinde bir yerlere oturtamıyoruz. Halbuki İslâm medeniyetlerinin ilim tarihini bir bütün olarak düşünmeye ve incelemeye başladığımız zaman Osmanlı ilminin de bu sürecin bir devamı olduğunu göreceğiz. İslâm medeniyetlerinin ilim geleneği, “hikmet müminin yitik malıdır, nerede bulursa alır” mealindeki Allah Resulü sözüne sımsıkı bağlı olarak gelişmiştir. Dolayısıyla müslümanların başka medeniyetlerden edindikleri bilgiler, kuru taklid şeklinde değil, “alma ve maletme” şeklinde gerçekleşmiştir.

Osmanlılar ne zaman ki, bu gelenekten ve süreçten koparak, (Tanzimat), batıdaki ilmî ve teknik sahalardaki gelişmelere ayak uydurmaya çalışmış ve orijinalliği bir kenara bırakıp “taklid” sürecine girmiştir; işte Osmanlı ilimi dediğimiz şey de o zaman sona ermiştir.

İhsanoğlu bu taklid sürecine girişi şöyle özetliyor:

“Osmanlıların batı bilim ve teknolojisiyle temasları ihtiyaçları ölçüsünde ve selektif bir şekilde başlayarak, uzun bir süre bu şekilde devam etmiş, daha sonra Osmanlıların kendi bilim geleneklerini terkederek, kalkınma ve ilerlemenin ancak batı bilim ve teknolojisiyle mümkün olacağı şeklinde yaklaşımlara dönüşmüştür.” (s. 43)

 

Kaynak: Ekmeleddin İhsanoğlu, Osmanlılar ve Bilim, Nesil Yayıncılık.

http://anadoluhaber.blogspot.com/2009/09/bilim-tarihinde-osmanlinin-adi-yok-mu.html

Tags : KOCAYUSUF

Catégorie : Religions | Commentaires (0) | Ecrire un commentaire |

Ebû Mervan İbn Zühr

11/9/2009

14vcccc.jpg

 

Ebû Mervan İbn Zühr

 

İslâm dünyasında İbn Zühr (1091-1161), Batı'da ise, Avenzoar ismiyle bilinen Abdülmelik bin Ebi'l-Âlâ Zühr (künyesi Ebû Mervan), Endülüs'te yetişen ünlü bir tıp âlimidir.

İbn Zühr, İslâm'ın altın çağının en büyük hekimlerinden ve klinikçilerinden biridir, hattâ bazı tarihçiler tarafından bunların en büyüğü kabul edilir. Batı'da 'father of the experimental medicine' (tecrübî tıbbın babası, kurucusu) olarak tanınmaktadır. İbn Zühr, çağının diğer Müslüman âlimlerinin aksine, sadece tıp sahasında eser vermiş, bunlar Lâtince ve İbraniceye çevrilmiş ve 18. yüzyıla kadar Doğu ve Batı'da revaçta kalmıştır.

1091 senesinde Endülüs'ün İşbiliyye (Sevilla) şehrinde doğan İbn Zühr, altı nesil boyunca tabiplik yapan bir aileden gelmektedir. Küçük yaşta ilim öğrenmeye başladı. Fıkıh, edebiyat ve din ilimlerini tahsil etti. Tıp ilmini babasından öğrendi. İbn Rüşd'le görüştü. İlim öğrenmek için Kayrevan ve Mısır'a gitti. Dönüşünde İşbiliyye'ye yerleşti ve burada vefat etti.

Tıp, cerrahî ve eczacılığı birlikte ele alan İbn Zühr, tedavi metotlarının belirlenmesinde insan tabiatına büyük önem vermiş; deney ve gözlemi mesleğin temeli kabul etmiştir. Değişik ilâç ve uygulamalarını insanlardan önce hayvanlarda tecrübe etmiştir. Kendinden önce güvenilirliği tartışılan üst solunum yolu tıkanmalarında hava yolu açma işlemini (traketomi), keçiler üzerinde yaptığı çalışmalarla güvenli ve standart cerrahî teknik hâline getirmiştir. Ayrıca koyunlarda ölüm sonrası yaptığı zatürre (pnömoni) ile ilgili araştırmaları, bugünkü çalışmalara ışık tutacak niteliktedir ve günümüz tıp literatürüne girmiştir.

İbn Zühr, cerrahların anatomi bilgilerinin çok iyi olması konusunu ısrarla vurgulamıştır. Ayrıca cerrahların yetiştirilip bağımsız olarak tek başlarına ameliyat yapabilmeleri için çok iyi oturmuş bir eğitim programının gerekliliği konusunda da ısrarcı olmuştur. Bunun yanında cerrahî bir hastalığı tedavi etmeye çalışan bir hekimin nerede durması gerektiğine dâir kırmızı çizgileri belirlemiş ve hastayı zamanında bir cerraha yönlendirmenin önemini vurgulayarak cerrahinin, tıbbın ayrı bir dalı olduğuna dikkat çekmiştir. Dr. Neuberger, 'Tıp Tarihi' isimli eserinde, İbn Zühr için: "İnsan anatomisi ve kadavrada teşrih (diseksiyon) konusundaki en ince detaylara vâkıftı ve cerrahî tekniği mükemmeldi." ifadesini kullanmıştır. İbn Zühr, İslâm dünyasında El-Râzi'den sonraki en iyi klinisyenlerden biri olarak kabul edilmektedir.

BULUŞLARI

Peritonit (karın zarı iltihabı) ve perikarditi (kalb zarı iltihabı) akciğer hastalıklarından ayıran İbn Zühr'dür. Uyuz hastalığını ve uyuz böceğini doğru olarak tarif etmiştir. Bu yüzden ilk parazitolog olarak da kabul edilir. Normal beslenmenin mümkün olmadığı durumlarda, yutaktan ve yemek borusundan veya makattan doğrudan beslemeyi uygulamıştır. Bunun yanında mediyastinal (orta boşlukla ilgili) tümörleri, bağırsak veremi ve orta kulak iltihabını tarif etmiştir. Ayrıca, idrar yolu hastalıklarında koruyucu hekimliğe inanmış ve bu konuda diyetin ehemmiyetini vurgulamıştır.

ESERLERİ

Eserlerinden sadece üçü günümüze ulaşmıştır. İbn Rüşd'ün (Averroes) isteği üzerine yazmış olduğu 'Kitabü'l-Teysir Fi'l-Mudavat ve't-Tedbir' (Tedavi ve Koruyucu Hekimliği Kolaylaştırma Kitabı), en önemli eseridir. Bu kitapta baş, boyun, göğüs ve karın bölgesiyle kemiklere ait klinik durumlar ve ateşli iltihabî hastalıklar hakkında hastalara, yakınlarına ve tıp ilmine yabancı olan kişilere bilgiler verilmektedir.

'El-İktisad fi Islahi'l-Enfusi ve'l-Ecsad' (Nefisler ve Bedenlerin Islah Edilmesine Dâir Orta Yol Kitabı) adlı eseri ise, beden, sinir ve akıl hastalıklarının teşhis ve tedavileriyle alâkalıdır. Göğüs, sırt, karın bölgesi, bacaklar, dil, ağız, ses, göz ve kulak-burun-boğaz hastalıkları ile tedavi usullerinin anlatıldığı bu eserde ayrıca, baş, saç, kaş ve kirpik incelemeleri yer almakta, insan yüzünün aldığı renklere göre, sıhhat veya hastalıkların teşhis edilebileceği belirtilmektedir. Son bölümde humma, zatürre ve zatülcenb gibi hastalıklar izah edilmiş, hijyene vurgu yapılmıştır. Eserin yazma nüshası, Paris Bibliothèque Nationale 2959 numarada kayıtlıdır. Diğer bir nüshası ise, Madrid Escurial Kütüphanesi 834 numarada mevcut olup, Paris nüshasından daha sağlamdır.

İbn Zühr'ün yazdığı eserlerden bazıları şunlardır:
Kitabü'l-Ağziye: Gıda ile ilgili olan bu eseri Muvahhidiler hükümdarlarından Abdülmü'min bin Ali'ye ithaf etmiştir.

Taiyye Kasidesi: Hastalıkların teşhisiyle ilgili çok önemli bir eserdir. Makaletün fi İleli'l-Külliyye: Yaygın ve bulaşıcı hastalıkların tetkikine dâirdir. Risaletün fi İlleti'l-Baras ve'l-Behek: İlaçlârla ilgili bir eserdir.

İbn Zühr'ün ayrıca 'Kitabü'z-Ziynet' ve 'Tezkiretün fi Emri'd-Devai'l-Müshil ve Keyfiyeti Anzihi' adlı eserleri vardır.

İsmi hâlen milletler arası cerrahî dergilerinde geçen, tıp tarihi araştırmalarında kendisine atıfta bulunulan İbn Zühr gibi geçmişin kıymetli âlimlerini, nesillerimizin sadece tarihî bir şahsiyet olarak değil, ilim ciddiyeti, araştırma aşkı, takip fikri gibi insan ahlâk ve karakteriyle ilgili hususlar itibariyle de tanımalarını ve örnek almalarını dileriz.

Kaynaklar:

- Bynum, WF & Bynum, Helen (2006) Dictionary of Medical Biography. Greenwood Press.
- Rabie E. Abdel-Halim (2005), "Contributions of Ibn Zuhr (Avenzoar) to the progress of surgery: A study and translations from his book Al-Taisir", Saudi Medical Journal 2005; Vol. 26 (9): 1333-1339.
- Nahyan A. G. Fancy (2006), "Pulmonary Transit and Bodily Resurrection: The Interaction of Medicine, Philosophy and Religion in the Works of Ibn al-Nafis (d. 1288)", Electronic Theses and Dissertations, University of Notre Dame.
- Haddad F.S. (2004) Ibn Zuhr and Experimental tracheostomy and tracheotomi. Journal of American College of Surgeons.

 

http://www.sizinti.com.tr/konular.php?KONUID=5113&SAYIID=368&KATID=18

 

Tags : KOCAYUSUF

Catégorie : Religions | Commentaires (0) | Ecrire un commentaire |

İBN-İ BACCE

19/3/2009

islam_felsefesi1_byk82fb115e82ef4b4b.jpg

 

İBN-İ BACCE

 

Ebu Bekir Muhammed ibnu Yahya ibnu es-Saiğ

Avenpace/Avempace

ö.533/1138

 

       İyi bir hekim, yetkili  bir edebiyatcı ve usta bir udi idi.  Meşşai idi,  Tasavvufla ilgilendi. Tedbiru'l- Mütevahhid orjinal bir eserdir.

 

       İbnu Hallıkan bu ismin frenkçede gümüş anlanına geldiğini söyler. İbnu's-Saig (Kuyumcunun oğlu) demek. Endülüs'ün Saragossa ( Sarakosta) şehrinde doğdu. Fas’ta öldü.

       Ebu Bekir İbrahim önce Gırnata, sonra Sarakosta'da O'nu vezir olarak görevlendirdi. Fas'ta dinsizlikle suçlandı. İbnu Zuhr adında doktor tarafından zehirlendiği söylenir.

       İbnu Tufeyl, Hayy ibnu Yakzan'ın önsözünde İbnu Bacce'nin vezirlik ve saray doktorluğu yaptığını ve bu işlerle uğraşırken asıl felsefi görüşlerini ortaya koymaya fırsat bulamadığını, eşsiz bir bilgi hazinesini kendisiyle birlikte götürdüğünü hayıflanarak anlatır. Gerçekten de İbnu Bacce, Ebu Bekir ibnu Tefşin'in nezdinde vezirlikte bulundu. Ebu Bekr yenilince Fas'a gitmek isteyince yolda Murabıtlar yakalanıp tutuklandılar. Daha önce de bir diplomatik gezi esnasında İşbiliye'de hapsedildi. Önemli eserlerini bu hapis yıllarında kaleme aldı. İspanya'dan Fas'a gelince daha çok tıpla uğraştı. Genç yaşta vefat etti. İbnu Ebi Useybia O'nun halktan da zulum gördüğünü söyler. Feth ibnu Hakan el-Kaysi (ö.1140) Kalaid el-İkyan ve Mehasin el-A'yan da O'nun hakkında oldukça ağır şeyler yazmakta, dinsiz olmakla suçlamaktadır. Ancak kaynaklar , bu ağır suçlamaları O'nun hazırladığı şiir antolojisine İbnu Bacce'nin katılmamasına bağlamaktadırlar.

       Güçlü bir Nahivciydi. Edebiyat ve antik felsefe alanında  derinlemesine bir bilgiye sahipti. Tardiye adlı manzumesiyle avcılığa meraklıydı. Kur'anı ezbere biliyor, Ud/ Luth çalıyordu. Farabi'nin Müzik kitabı Doğu'da ne kadar meşhursa, Batı'da da İbnu Bacce'nin müzik kitabı o kadar meşhurdur. Bu kitap bugüne gelmedi.

       Felsefe, Tıb, Hukuk, Astronomi, siyasi felsefe, ahlak ve Sosyoloji alanlarında yazdı. İbnu Tufeyl ve el-Bitruci gibi O da Pythalamius'un teorisini çürütmek üzere astronomi alanında araştırmalar yaptı. İbnu Tufeyl ve el-Bitruci'nin, İbnu Bacce'nin fi'i-Hay'a adlı astronomiyle ilgili kitabını esas alarak Pythlamius'un gökyüzü ve gezegenlere ilişkin teorisini çürütmeye çalıştıklarına İbnu Meymun da tanıklık eder

       Mantık'ta Aristotelesci olduğu söylenir. Öğrencisi Ebu'l-Hasan ibnu el-İmam'a göre ise Aristoteles'i anlamada Farabi'yi rehber seçti. Ancak Aristoteles'in birçok eserini şerheden İbnu Bacce'nin Platon'la da ilgisi vardır.

       İfadelerinin oldukça karmaşık, muğlak görmüş, bundan dolayı etkisinin bugüne gelmediği öne sürüldü. Tedbiru'l-Mütevahhid O’nun zor anlatımlı eserlerinden. Bu onun felsefi derinliğini gösterir. Önemli eserleri Batı kütüphanelerinde kayboldu.

       E.Renan O’nun İbnu Rüşd'ün hocası gösterir. O öldüğünde İbnu Rüşd 12 yaşında idi. İbnu Rüşd, Şerhu Risaletu'l- İttiaslu'l-Akl bi'l-İnsan li İbn Saiğ i yazdı.

       Yahudi filozof Narbonnelu Moses'in 14.yy. da yazdığı eserlere de etki etti. Moses, hisler ve ihtirasların faaliyeti ( hayvani faaliyet) ile mücerret akıl tarafından telkin ve idare edilen (insani faaliyet) arasındaki ayrımını doğrudan İbnu Bacce'den aldı. Latin yazarlar onu münfasıl cevherler fikriyle yakından tanır. Spekülatif ilimler sayesinde münfasıl cevherlerin bilgisine götüren idealardan, imajlardan sözedebileceğimiz görüşündedir. "Kazanılmış akıl" fikriyle Albertus Magnus ve Thomas Aguinas'ı da etkiledi. O'nun fiziğin felsefi yönü açısından Batı'da çok iyi bilindiği bir gerçek. Kitapları latinceye çevrilmiş olmasa bile, İbnu Rüşd vd.lerinin geniş alıntılarıyla, Galileo'nun eserlerinde bile görülen bir etki bıraktı. İlk Pisan Diologue'da iki önemli öğe vardır: hız (impetus) teorisi ve İbnu Bacce'nin dinamiği . Bu ikisinin de temeli geç ortaçağ- Latin Filozof ve bilginlerin geliştirdiği şekliyle İslam kaynaklarında vardır.

       Risaletu'l-İttisal'de insan aklının Faal-Akıl ile birleşmesi ve külli bilgiyi anlatır.

       Risaletu'l-Veda'da el-Gazali'nin görüşlerini derinlemesine ele alır ve kimi görüşlerini eleştirir. Yer yer hayranlığını belirterek O'nu över.

       Tedbiru'l- Mütevahhid'te [1] ise siyasi felsefe, toplum ve ahlak düzeni ile Münzevi Adam kuramını işler.

       - el,Vukuf ala Akl el-Faal

       - Fi'l- Gayeti'l-İnsaniyye

       - Kitabu'n-Nefs[2]

       - Kelam fi'l-Burhan

       - Kelam fi'l-Ustukusat

       - Kitab İntisar el-Havi li'r-Razi

       Macid Fahri bir kısım Risalelerini bir araya getirip "Resail İbnu Bacce el-İlahiyye" adıyla yayınladı.

       O'Leory,  İbnu Bacce'in, salt felsefenin hiç bir zaman vahy öğretileri ile uzlaşamayacağını müdrik olduğunu söyler. Bu çarpıtmadır. el-Gazali bile yanlızca meşşai felsefesine karşı idi.

İbnu Bacce'nin nihai amacı ittisaldi. O'nun felsefesinde ittisal ile Faal Akıl'a  ulaşmak ve Allah'a yakınlaşmaktır. Ulaşmak istediği Hikmetin kaynağı bütün Peygamberlerin diliyle ifade edilenden temelde ayrı değildir. Ancak o Hikmet’in özel bir dili olan elsefenin duyarlı ve özel bir bilgi edinme yöntemi olduğunun tamamen bilincindedir." Kimi insanlar Felsefe’nin kadim toplumlar ve Cahiliyyeye ait bir şey olduğunu sanır. Oysa insanın mahiyetini araştıran ve bizi Allah'ın marifetine götüren Hikmet İlimleri maddi yarar sağlayan bütün tabii ilimlerden daha üstündür. Felsefe’nin ne işe yaradığını sorguya çekenler gülünç olmaya mahkumdurlar. Çünkü onlara göre herşeyin maddi bir yarar ve lezzet sağlaması gerekir."

       Bu tartışma din, dinsizlik tartışması değil selefilere, fakihlere cevaptır. Tabiyat bilimcilerinden yakınır. Felsefe’yi basit bir araç görenleri hor görür.

       Meşşailik Fas'a O'nunla geldi.

       Aklı İkiye ayırır:

       1-Teorik akıl: Bireysel nitelik taşır. Biyolojik bir terkip olup insan ve akılla kavranabilir olanlara konu olan eşya ile ilgilidir. Öncesiz değildir, fesada uğrar. Beşeridir. Bu Magnus'a Phantasia içinde Phantazma olarak geçti. Bu etkinin izleri St. Thomas'ta açıkça görülür.

       2-Faal Akıl: Tecridi tayin ve temin eder. İlkeler halinde yalnız başına küllilere ulaşabilme gücüne sahiptir. Öncesiz ve sonrasızdır. İlahidir.

       Aklı üçe ayrılır:

       1. el-Aklu'l-İnsani

       2. el-Aklu'l-Faal

       3. el-Aklu'l-Külli

       Faal Akıl, İnsani aklı etkiler, böylece İnsani Akla intikal eder, ölümden sonra ise bilgiler Faal Akl'a döner. Kimilerine göre, o, Dehr’i sonu gelmeyen devirler olarak görüyordu. İnsan da, bitki ve hayvan gibidir, ölüm her şeyin sonudur, demekle İslamın temel inanç, ilkelerine aykırı düşer.

       Bir varlık mükemmelliğine ulaştığında  zaman içinde sona erer; fakat dehr denilen süre içinde ebedi olarak var olmaya devam eder oysa. Görüşüne ünlü "Dehr" hadisini referans gösterir. Çünkü İnsani Akla intikal eden bilgilerin ölümden sonra Faal Akl'a döndüğünü ve Felsefesini ,insanın Allah'a varması temeline fayandıran İbnu Bacce'nin genel Felsefi doktrini yukarıda sözü geçen iddia ile uyuşmaz.

       Metafiziği Ahlak’la sıkı bir bağ içinde düşünen ve hayatı boyunca mutluluğa ve huzura bir türlü kavuşamayan o mutluluk kavramının ne olduğu sorusunu sordu. Mutluluk, tedrici olarak, aklı zatı itibariyle  idrak etmektir. Bunun sonucunda akıl ve makul birleşir. O,  bu sorunun cevabını ararken yalnızca bireyin değil, toplumsal hayatın da sorunlarına köklü bir takım çözümler arıyordu. İttisal'in doğuracağı sonuçta kişinin mutluluğu gerçekleşir. Şu halde mutluluk, insanın herşeyden önce Allah'a bağlanmasından başka birşey değildir. Ancak bu sonuca varılırken el-Farabi'den ve özellikle el-Gazali'den kendini ayrı bir Felsefi çizgide göstermeye dikkat eder. İbnu Bacce'nin vardığı sonucu önleyen önemli bir süreç vardır ve bu süreç de tedrici bir tekemülle tamamlanır. Akli Meşşai Felsefe ile kalbi temel alan Sufi öğreti arasındaki çelişki yokolur.

       el-Gazali el-Munkız’da kendi Hakikat arayışını anlatırken kelamı, Felsefe ve Talimiyye dokdirini eleştirir, bunların bizi Hakikat Bilgisine ulaştırmaya güçlerinin yetmediğini ifade eder. O’na göre Hakikatı arayan ve Allah'a varmak isteyen kişi için en güvenilir yol kalbin yol göstericiliğidir. [3]Halvet, insanın kendi içinde ve kendisiyle birlikte manevi bir yolculuğa hazırlanması şeklinde tanımlanabilir. Bu hazırlık doğal olarak bir süre "münzevi" yani yalnız başına, insanlardan uzak yaşamayı gerekli kılar. Halvet halinde ve münzevi yaşamaya başlayan kişi, ruhi bir takım cehdler, büyük ve altından kalkılması güç olan çabalarla "murakabe" aşamasına girer. Sürekli teemmül ve zikr halinden sonra bu murakebe hali, kişiye ve onun zihnine makulat aleminin kapılarını açar, ona öyle apaçık şeyler (zahir) olur ki, bu kimse onun üstünde başka bir lezzet ve zevk duyamaz olur. Tasavvuf dilinde bu sürece, çeşitli isimler verildi. Söz gelimi süreci sülük sonucu keşf veya mükaşefe ifade edebilir.

       İbnu Bacce'ye göre el-Gazali kendisiyle birlikte başkalarını da aldatmaktadır. O'na göre insanın akıl güçleri ancak İlim ile derece derece tekamül eder.  Bu sürecin sonunda ittisal gerçekleşir ki, anlamı Hakikatı arayan insan ile Hakikat'ı temsil eden Faal Akl’ın birleşmesidir. Halvet’le hiç bir şey elde edilemez ve  el-Gazali'nin önerdiği yöntem tümüyle boştur. Oysa insan teorik bilgiyle kendini bilebileceği gibi Faal Aklı da bilebilir. el-Gazali "halvet, zihne makulat alemini açar. Teemmülde bulunan kimseye öyle ilahi şeyler zahir olur ki, teemmülde bulunan kimse onun üstünde başka bir lezzet duyamaz. İşte teemmülde bulunanların çalışıp çabaladıkları amaç budur" demekle hem kendini hem başkalarını yoldan çıkardı.

       M. Sagir Hasan el-Ma'sumi ise, İbnu Bacce ile ilgili kaleme aldığı yazısında İbnu Bacce'nin el-Gazali'ye hayran olduğunu, O'nun önerdiği yolun kişiyi marifetullaha götürdüğünü kabul ettiğini ve bu yolun Rasulullah'ın öğretisine dayandığını beyan ettiğini söyler.

       el-Gazali'nin anlayışını vehimle itham eder. Başka Sufilerde görülen bazı idrak ve tasavvurlar mahsus türden hayallerdir. Onlar  bunu insanın asıl amacı sanırlar. Sufilerin Hakikatın Bilgisi’ni öğrenme ile elde edilemeyeceğini öne sürmeleri de büyük bir  hatadır. "Bize Ebu Hamid el-Gazali denen adamın kitapları ulaştı; insanlardan itizal ederek büyük zevklere ulaştığını söyler. Bunların hepsi birer zandır; hak yerine ikame ettiği şeylerdir."[4]

       Bu görüş ayrılığı, özünde ahlaki ve toplumsal bir takım sorunlar karşısında takınılan tavırları içermekten geri kalmaz; çünkü amaç yalnızca soyut anlamda biri diğerine karşı bir tezi çıkarmak değil, bireyi ve toplumu ilgilendiren çözümlerin hangi kavramsal çerçeveye oturulacağını açıklığa çıkarmaktır.

       Madenle bitki, bitkiyle hayvan ve hayvanla insan arasındaki hiyerarşi düşüncesine katılır: Hayvani, insani ve ilahi davranışlar vardır. İnsani hayvani davranış biçimlerinden kurtulup ilahi davranışlar düzeyine yükselme başarısını gösterdiği zaman mutluluk sorununu da çözmüş olur.

       Çünkü şehvani nefsin yönlendirmesiyle yapılan şey, öznenin sadece kendisi için yapıldığı fiildir; oysa düşüncenin yönlendirmesiyle yapılan şey başka bir amaçla işlenen fiildir. Şu var ki, bununla da yetinilmez ve asıl olan ilahi yönlendirme sonucu insanın giriştiği işler, sergilediği davranışlardır. Bu, kuşkusuz Makulat'ı son gaye bilmekle gerçekleşebilir. Eşyada  modeli olmayıp kendisine varılması üstün zihni çabalarla mümkün olan Fizik ötesi aşkın yüce değerler insana ilahi bir nitelik kazandırır. Zaten insan, tabiatı ile ulvi ve ilahi varlıktır. Öyleyse, manevi hayattan gaye, akil olan nefsin hayvani nefse üstün gelmesinden, adalet ve istikameti bütün aşağılık çıkar ilişkilerinin önüne geçirmesinden başka ne olabilir? İnsan ilim ve fFelsefe ile tabiatı kavrama gücüne sahiptir, Allah’ın yardımı ile kendini bilebilir ve Faal Akılla ittisal eder.

       Gerçeğe Sufilerin önerdiği keşf ile değil arzuların ve ihtirasların denetiminde olmadan saf düşünce ile varılabilir. Bilgi duygu ve kıyaslarla elde edilir ama aklın sağlıklı eleştirisinden geçmeyen hiçbir bilgi kesinlik derecesine ulaşmaz. Bilgi için aklı-kemal'e gerek vardır. Bu, Sufilerin gördüğü hayallerle değil, akli bilgiyle bulunabilir. İnsanların çoğu karanlıkta kalırlar, bunlar sadece şeylerin hafifçe gölgelerini görürler. Bazılarının ışığı ve dünyadaki renkli şeyleri gördükleri doğrudur; fakat bunlardan pek az bir kısmı gördüklerinin gerçeğini idrak eder. Bu sonuncular da mutlu insanlardır ki fiilleri akılla yönetilir ve  kayıtlar dışında akli  kuvvetlerini kullanırlar.

       İnsanlık, gerçek amaçlarına genel ve kapsamlı bir olay olan taakkul ile ulaşılabilir. Bundan dolayı Tasavvuf bir hatadır ve kişiye ucuz bir mutluluk vadeder. Oysa Filozoflar bundan kaçınmalıdır. Yalnız saf, duru, sağlıklı, hissi ve heyecani arzularla bozulmamış olan tefekkür, Allah'a varma kudretini taşır.

       el-Gazali ile amaçta bir, yöntemde ayrıdırlar. Hakikat'ın Bilgisi'ni elde ederek Allah'a varmak, insanın hayvani davranışlarından kendini kurtarması ile " adalet ve istikamet" le hareket etmekle birleşirler.

       Tedbiru'l-Mütevahhid adlı eserinde siyasi Felsefe’ye yer verir.  Burada ilginç bir toplum biçimini tasvir eder ve böyle bir toplumda doktor ile hakimin yer almayacağını, çünkü  herkesin aldığı bilgi ve irfanla bunlara muhtaç olmayacağını yazar.  Olgunluk ve erdem böyle bir toplumu meydana getiren bireyler için asgari müşterektir. Birbirlerine sevgi ve erdemle bağlı olan bireyler niçin Hakimlere ve Mahkemelere ihtiyaç duysunlar? İnsanı yaygın ilişkiler biçiminde dejenere eden her türlü alışkanlık, tutum ve davranışları toplum, bilgi ve düzenli  yaşama tarzıyla yenerse, hata ve şaka yolunu bırakıp manevi Doktor olarak yalnız Allah'ı seçerse; insanı dışarıdan denetleyen Hakim ve doktorlara ihtiyaç olmaz.

       el-Farabi'nin Fazıl Medine ve es-Siyasetu'l-Medeniyye''sindeki siyasi Felsefe ileri boyutlarda geliştirilip ütopikleşir. Yine de bu sınıf farkını tanımaz. Bir adım daha atarak, insanların aldıkları üstün bilgi ve kültürle kendi kendilerini yönetebilecek duruma gelmelerini tasavvur edecek ve biraz da devlete düzeni ayakta tutan, uygulayan "zorba" gözüyle bakacaktır.  Ancak kendisi de bunun zorluğunu veya ütopik yanını kavramış olacak ki, insan ve toplum için bir amaç değil, doğrudan bir araç telakki ettiği devleti, hiç değilse bu üstün bilgi ve kültüre sahip erdemli kimselerin elinde bulundurulmasını öngörür.

       Devleti tanımlaması, yönetilen erdemli bir eğitim süreci sonunda kendi kendilerini doğrudan yönetecek duruma gelmeleriyle artık Devletin de işlevini kaybettiğine işaret eder. Toplumun bireyleri arasında köklü sınıfsal ayrımlara gitmeden , insanı, bahçıvana ihtiyacı olmayan bir açık hava fidanına benzetir. Gerçekte dışarıdan yönlendirilmeye mahkum olması gereken insanın kendi bilgisiyle  yeterliliğe sahip olabileceğini ona çok görmemeliyiz. İnsanda bir bakıma potansiyel halde varolan bu güçleri ve yetenekleri geliştirmek onun amacı olmalıdır. Ama bunların kendiliğinden su yüzüne çıkıp gelişeceğini beklemek akıllı bir tutum olmaz. Çünkü en başta toplumun kendisi ve kişiye dikte ettiregeldiği şartlar buna izin vermez. Bunun için erdem,  Hakikat'ın Bilgisi ve ahlaki kemal arzusunu taşıyan insan, zaman zaman kendini toplumdan tecrid etmek zorundadır.

       Münzevi Adam kimdir? Toplum içinde yaşamasını sürdürerek kendini toplumdan tecrid eden ve denetleyebilen insandır. İbnu Bacce Felsefesinde hayatın güzelliklerinden yararlanan, kötülüklerinden sakınan Münzevi Adam, fikri kuvvetlerini geliştirmeyi başarabilirse ittisali sağlayabilir. Bu ittisal kudretine  yalnızca Münzevi Adam sahiptir. Bu, her aşaması dikkatle izlenen bir süreç boyunca insan teki için nasıl mümkünse, aynı düşüncelere ve amaçlara sahip insan toplulukları için de mümkündür. Şu halde bilginlerden ve erdemlilerden oluşmuş bir Devletin geçici yönetimini meşru ve kaçınılmaz kılan gerekçeler de bundan başkası değildir. İnsanı en son ve üstün amaca ulaştıran eylemlerin tümü akıl alemindedir. Münzevi adam bu akıl alemine kesintisiz teemmülle ulaşır. Makulat, insanın kendi öz varlığını doğrulamasıdır. Faal Akl'a en yakın mertebede ondan sadır olan Mukteseb Akıl'dır. İşte insan ancak Faal Akıl vasıtasıyla kendi varlığını "akli bir mevcut gibi anlayabilir"

       Münzevi Adam ile Münzevi hayat arasında ince bir ayrım yapar. Münzevi hayatı, toplumdan bütünüyle kopuşu, kısaca Sufilerin  genel tutumu önerme amacında olmayan Filozof,  kendi başına bu sürece bırakılmış insanın nasıl bir zihni gelişmeye uğrayacağını araştırır. Bu yol, bir toplum içinde nasıl bir zihni gelişmeye uğrayacağını araştırıyor. Bu yol, bir toplum içinde yaşanan insanlardan her biri tarafından da, sanki yanlızlarmış gibi izlenebilir. Münzevi Adam, başkaları arasında bedeniyle yaşamalı, cismani faaliyetlerine devam ettirmelidir. Ancak bedeni eylemleri kendileri için değil, ruhi-nefsi eylemleri kendi amaçları için gerçekleştirmelidir. Kısaca  Münzevi Adam, toplum içinde garip ve yalnız olmalı ve öyle yaşamalıdır. Bu yalnız Adam profili, dünya hayatını sürgit gurbet telakki eden Tasavvuf'un profilini çizdiği "garib adam"ına çok benzer. Halk arasında ama kalbi Allah ile beraber yaşamak.

      

Nübüvvet:

Peygamber, kendisiyle Faal Akıl arasında bütün perdelerin kalktığı kimsedir. Üstelik bu, bu dünyada gerçekleşir. Tanım gereği sıradan insanlardan başka, Hakikat'in Bilgisi'ni arayan Filozoflardan daha üstündür.

       İnsan akıl sahibi bir varlıktır ve insan aklı İlk Akl'a en uzak mesafede durmaktadır. İttisal, bir tür çevrimin tamamlanması olduğuna göre, amaç da ilk yaratılan İlk Akıl'la ondan hayli uzağa düşen insan aklının birleşmesidir. Şu var ki akılların mertebeleri var; sözgelimi bazı akılların doğrudan İlk Akıl'dan türemişken, bazıları ise diğer akıllardan türemişlerdir.

       el-Gazalinin kalp gözü’ne karşı o akıl gözü’nden bahseder. İnsandaki Bilgi, Allah'ın bağışı olan Kalb Gözü aracılığıyla varlıkları, aklındaki mükemmel varlıklarıyla görmesi demektir. Elbette Allah'ın bu bağışı, her insanda farklı farklı derece ve nisbetlerde tecelli eder.

       Kimdir havas? Havasul Havas kim olacak? Peygamberdir bu. Peygamber' dedi Akıl Gözü, en yüksek  derecede tezahür eder; bundan dolayı Allah'ı ve yaratıklarını kamilen ve hakkıyla ancak Peygamberler bilebilir; onlar öğrenmeden ve öğretmek için de bir çaba sarfetmekten, kendi kusursuz Akıl Gözleriyle ruhlarındaki latif bilgiyi idrak edip haz alırlar. Peygamber’in hemen aşağısındaki mertebede en seçkinleri Sahabeler olan Veliler gelir. Sonra Filozoflar. Aristoteles’inde içinde yer aldığı bu topluluk sayıca azdır.  Filozoflar Burhan Ehli olup, burhana dayalı bilgiler sayesinde insan aklı ile İlk Akıl arasında yakınlaşma sağlarlar. Sufiler ise, öğrenme ve kazanılmış bilgiye dayanmadan Marifetullah’a ulaşırlar. Bunun en iyi örneğini el-Gazali ortaya koymuştur.

 

Şeriat:

Risaletu'l-Veda'da şöyle der: " Beşeri kemale ancak Peygamberler’in Allah'tan getirdikleri şey sayesinde ulaşılabilir. Allah'ın hidayetine tabi olan asla sapıtmaz."

 

Alemin Kıdemi:

Aristotelescidir. Ay-Altı ve Ay üstü varlıkların hareketlerine ilişkin geliştirdiği düşünceleriyle es-Sicistani'nin görüşleriyle büyük bir benzerlik içindedir. Müfret olaylara bağlı ve mutlak olmak üzere iki hareket vardır. Kuşun uçması, araçların sürülmesi, hayvan ve insanların yürümesi, birinci kategoriye giren hareketlerdir. İkinci kategoride olan hareketler ise başlangıçları ve sonları olmayan sürekli ( dairevi) hareketlerdir. Örneğin aletleri iten kuvvet, yıldızları, felekleri döndüren kuvvet vb.  Bu tür hareketler sürekli olmalarından dolayı şerefli ve yücedirler.  Bu düşünce daha sonraları İbnu Tufeyl'de de tekrarlanacaktır.  Bu sürekli olan hareketler de dairevi ve düz olmak üzere ikiye ayrılır. İbnu Bacce burada varlığın kozmik düzenini genel bir ilke içinde düşünen geleneksel İslam Astronomisini ilgilendiren feleklerin ve gök cisimlerinin uzaydaki hareket şekillerini geometrik olarak çizmiş ve gezegenlerin yörüngeleri üzerinde durdu.

       Sonlu fasid varlıklara gelince. Özellikle insan tipi varlıkların ortaklaşa özelliklerini, niteliklerini ifade eden Genel Ruhi Suret; buna Akli Suret de denebilir. İnsan olarak her ferdin kendi özel tip ve karekterini ifade eden Özel Ruhi Suret; buna şahsiyetlerin fertlerine göre değişip farklılık gösterme olayı da demek mümkündür. Son Cismani Suret de, biyolojik ve fizyolojik bir özelliktir ki, herkesi diğerinden ilk bakışta kendine özgü bu dış özellikle tanıyabiliriz.

       Faal Akıl ve Feleklerin Akılları düşüncesi el-Farabi ve İbnu Sina'nın feyz teorisine dayanır. Ona göre ay-altı alem ve içindeki olaylar sınırlı ve sonludur. Her birinin bir başlangıcı ve sonu, itici güç ve dindirici, söndürücü etkeni vardır. Çünkü bu alem, zaten kevn ve fesat dünyasıdır. Ancak ikinci tip hareketlerin kendini gösterdiği varlık dünyası için aynı özellik ve nitelikleri söz konusu etmez. Bu açıdan, feleklerin ve yıldızların, yani üst-gök cisimlerinin hareketlerinde başlangıç ve son kabul etmez, kendisi de kıdem fikrini benimsemiş izlenimi verir.

       el-Gazali kritiğinde bir mukaddimedir o. Münzevi adamı ise İbnu Tufeyl için ilham kaynağı olmuştır. Ama o toplumdan soyutlanmış, doğada yalnızdır.

       Erdemler ve ahlaki tutumlar nefsi yüceltirse, bu insanı hayvani nefse baskın kılar. Kişi toplumdan soyutlanmadan ve fakat bir sosyal çevre içinde yalnız yaşayarak bu derin ruhi tecrübeyi yaşayabilir.

       Düşünceleri 17.yy.da Spinoza için arkaplan verdi.[5]


 


[1]    1946, Asin Palasion tarafından yayınlandı.

[2]    Dr. Muhammed Sağir el-Ma'sevi'nin tahkiki ile basıldı.

[3]    el-Gazali’nin kap gözü ile ilgili yorumları için Bak: MDT/ Sünni Medrese

[4]    Mahmut Kasım'ın Rislaletu'l-Veda'dan nakli.

Tags : KOCAYUSUF

Catégorie : Non spécifié | Commentaires (0) | Ecrire un commentaire |

Ebu Hamid el-GAZALİ

19/3/2009

http://farm4.static.flickr.com/3454/3367164401_f470445004_o.jpg

 

Ebu Hamid el-GAZALİ

 

 

Muhammed ibnu Muhammed ibnu Muhammed ibnu Ahmed

 

450-505 /1058-1111

 

KOCAYUSUF

Catégorie : Non spécifié | Commentaires (0) | Ecrire un commentaire |

TRANSLATE-GOOGLE-ÇEVİRİ


 Compteur(Sayaçlar)





counter
counter


free counters



free counters








Créer un blog | Liens : Fonds d'écran gratuits | Bébé Lilly |  Contacter l'auteur

free counters