<İSLAM VE BİLİM-2>
Blog

 Cabir Bin Hayyan

25/10/2009

5jklo.jpg

 

Kimyanın Kurucusu: Cabir Bin Hayyan

Batıda Geber olarak bilinen Cabir bin Hayyan (721–815), başta kimya olmak üzere, tıp, eczacılık, metalürji, astronomi, felsefe, fizik gibi ilim dallarına katkılarıyla bilim tarihçileri tarafından tanınan Müslüman bir âlimdir. Kûfe'de eczacı bir babanın çocuğu olarak doğmuştur. Maddelerin altına dönüştürülmesi (transmutasyon) için metotlar geliştirmeyi hedefleyen simya ilminin babası olarak bilinen Cabir bin Hayyan, geliştirdiği element anlayışı, denge teorisi yaklaşımı, tatbikatları, icat ettiği âlet ve düzeneklerle kimyanın babası kabul edilmektedir.

Ünlü Fransız bilim tarihçisi M. Berthelot'in onun hakkındaki düşünceleri şöyledir: "Aristo'nun mantık ilmindeki yeri neyse, Câbir bin Hayyân'ın kimya ilmindeki yeri de odur. Aristo, mantığın kurucusu ve üstadı olarak kabul edildiği gibi, Cabir bin Hayyan da kimyanın kurucusu ve üstadıdır." Julius Ruska, Lâtin kimyasının temellerini Yunanca değil, bilakis Arapça orijinal eserlerin tercümelerinin sağladığını belirtmektedir.1 Yaşayan ilim tarihçimiz Fuat Sezgin de, tıp, fizik, astronomi, felsefe alanında birçok eser kaleme alan, âlemde görülebilen veya görülemeyen her şeyin belli bir düzenin neticesi olduğunu belirten Cabir bin Hayyan'ın, genetik ilmine işaret eden şu sözlerini nakletmektedir. "Allah bize fizikî kanunlar vermiştir. Bunlarla bitki, hayvan hattâ insanın benzerini yapabiliriz. Allah beşere öyle kabiliyetler bahşetmiştir ki, beşer, kâinattaki bütün sır perdelerini bununla çözmeye muktedirdir."

Eserleri:

Cabir bin Hayyan; uygulamalı fizik-kimya, teorik fizik-kimya, madenler fizik-kimyası, matematik, astronomi, felsefe ve dinler tarihi gibi çok değişik alanlarda sayıları yüzlerle ifade edilen eser kaleme almıştır. İlim tarihçisi İbn Nedim, Cabir'in çalışmalarını şu şekilde tasnif eder: Gökyüzü, Yerküre, Ay, Güneş, Taşlar, Tuzlar, Mürekkep (Bileşik), Hayvanlar, Bitkiler, Gizli Mineraller, Kırmızı Boya, Mayalanmış Sıvılar (Büyük ve Küçük Kitap), İç Amalgamlar, Dış Amalgamlar, Civa Ruhu, Yumurtalar, Kan, İdrar, Mayalanmış Sıvıların Kalıntıları, Mürekkep (ikinci kitap), Cevherler (kıymetli taşlar), Boyalar, Parfümler, Kokular, Çamur, Yaradılışın Unsurları (1 ve 2), Mükemmellik, Tek (İlâhî birlik hakikatini ele alan büyük ve küçük olmak üzere iki kitap), el-Rükn, Açıklama, Nizam, Işık, Akıl Yürütme Üzerine Temellenmiş Süreçler, Kabaran Deniz, İcra Etme, Müdafaa Edilmiş Akıl, Mücerretler (Cismanî olamayanlar mânâsında).1

Batılı âlimlerin Cabir'in birçok eserini tercüme ederek sahiplendiği bir gerçektir. Meselâ Summa Perfectionis adıyla yayımlanan eserin büyük ölçüde Cabir'in Yetmişlik Kitabına dayanılarak yazıldığı ortaya çıkmıştır.2 Bu eser, Avrupa'da kimya ile ilgilenenler tarafından el kitabı olarak kullanılmıştır.

Cabir'in Batı'daki tesiri daha 14. yüzyılda başlamakla birlikte, asıl kıymeti Kitabu's-seb'ûn (Yetmiş Kitap) adlı eserinin Book of Seventy adıyla İngilizceye çevrilmesiyle anlaşılacaktır. Ayrıca, Kitab el-Usûl isimli eserin Liber radicum Rasis de alkimia adıyla Lâtince tercümesi günümüze ulaşmıştır.2

Geliştirdiği âletler, yöntemler ve kimyevî maddeler
Teorisiz pratiğin hiçbir yere varamayacağını belirten2, Doğu ve Batı ilmine önemli ölçüde tesir eden ve Roger Bacon tarafından ustaların ustası olarak da anılan Cabir bin Hayyan'ın ilk defa elde ettiği birçok kimyevî bileşik ve madde vardır. Bunlardan bazıları, saf kükürt tuzları, nişadır (NH4Cl), üstübeç [2PbCO3.Pb(OH)2], cehennem taşı (AgNO3), kezzap (nitrik asit, HNO3), zaç yağı (sülfürik asit, H2SO4), güherçile (hint) (KNO3), sirke asidi (CH3COOH), süblime (HgCl2) ve kurşun şekeri [Pb(CH3COO)2], sülügen (civa oksit), arsenik oksit, şap ve hidroklorik asittir (HCl).1,2,3 Cabir ayrıca nitrik asitle hidroklorik asidi birleştirerek o gün için altın ve platini çözen tek madde durumundaki yeşilimsi bileşiği (kral suyu) elde etmiştir. Paslanmayı önleyen madde geliştirmiş, Razi'ye etanolü bulması yolunda ipucu vermiştir.4 Batılı bazı bilim adamları optik ve mercekler kanununun keşfini de Cabir bin Hayyan'a dayandırır.

Organik maddelerin distilasyonuna büyük önem veren2 ve dünya üzerindeki ilk kimya lâboratuvarını kuran Cabir bin Hayyan, tabiattaki maddelerin saf olmadığını belirtmiş ve bunları saflaştırarak saf elementler elde etmeye çalışmıştır. Meselâ suyu tekrar tekrar damıtarak saflaştırmıştır. Cabir, kimyevî işlemlerde kullanmak üzere tasarlamış olduğu âletlerle kimyaya büyük katkılarda bulunmuştur. Bunlar arasında en dikkat çekenlerden biri, damıtmayı kolaylaştıran, daha verimli ve güvenli bir şekilde yapılmasını sağlayan imbiktir.

İmbik: Arapça El-inbik kelimesiyle ifade edilen bu araç, içine konulan maddelerin ısıtılarak damıtılmasını veya ayrıştırılmasını sağlar.

Still Damıtıcı: Bu damıtıcı, karışabilen veya karıştırılamaz sıvıların karışımının ısıtılarak buharlaştırılıp yoğunlaşmasını sağlayan bir sistemdir. Parfüm, ilâç vb. üretiminde kullanılır.

Cabir bin Hayyan oksidasyon (metallerin yüksek sıcaklıkta ısıtılarak oksitlerine ayrıştırılması), bunun tersi olan redüksiyon, buharlaştırma, süblimleştirme (saflaştırma-tasfiye), eritme, süzme, damıtma, kristalleştirme (billurlaştırma) gibi yöntemler geliştirmiştir. Çeşitli metal ve çelik üretim usûllerinin geliştirilmesi, deri ve bez boyalarının hazırlanması, kükürtlü bileşiklerden arsenik ve antimuan, bitkilerden yağ elde edilmesi, metallerin saflaştırılması, kumaşın boyanması, su geçirmez elbiselerin cilâlanması, manganez dioksitin cam yapımında kullanılması ve günümüzde hâlâ kullanılan camın renklendirilmesi gibi buluşları da gerçekleştirmiştir.1,3,4,5 Cabir bin Hayyan ve diğer İslâm âlimleri vasıtasıyla Avrupa dillerine geçmiş kimya ile ilgili bazı tâbirler de vardır. Alkol (el-Kuhl, Alcohol), üstün tasfiye âleti (el-İnbik, Alembic), alkali (al-kali, alkali), ismid (Antimony), aludel (kap-kacak), çinko asidi (tutti), mağara tuzu (Rec-ül-gar, realgar) bunlardan bazılarıdır.5 Bu tâbirler ve yöntemler günümüz kimyasında hâlen kullanılmaktadır. Bunlardan bazıları kireçleştirme (calcination), kristallendirme, filtreleme, sıvılaştırma ve arıtma olarak, modern kimyanın hâlen kullandığı ve vazgeçemediği tekniklerdir.

Atomun bölünebilirliği konusundaki fikri

Cabir, atomun parçalanabilirliği konusunda şunları söylemiştir: "Madde yoğun enerjidir. Bu yüzden Yunan fizikçilerinin maddenin bölüne bölüne parçalanamaz en küçük bir parçayla son bulduğuna ve maddenin bu sayısız parçalanamayan kısımlardan meydana geldiğine dâir iddiaları yanlıştır. Onların parçalanamaz en küçük parça, yani atom olarak tâbir ettikleri bu nesne parçalanabilir ve bu parçalanma neticesi büyük bir enerji hâsıl olur. Bu öyle bir enerjidir ki, bir habbeciğin (taneciğin) bir şekilde parçalanması, Allah saklasın, Bağdat gibi büyük bir şehri yok edebilir." Bu da gösteriyor ki Cabir bin Hayyan başta Niels Bohr, Albert Einstein ve John Dalton olmak üzere Batılı bilim adamlarından 1.000 yıl önce atomla ilgilenmiş ve bu konuda fikirler ileri sürmüştür.

Eğitim felsefesiyle de ilgilenen Cabir bin Hayyan, kişiye kabiliyetine uygun bir eğitim verilmesi gerektiğini belirtmiştir. Fuat Sezgin; Cabir bin Hayyan ve onu takip eden er-Râzi gibi İslâm âlimleri tarafından yüz yıllar boyunca geliştirilmiş kimya ilmine bu ölçüde katkıda bulunmuş hiçbir âlimin olmadığını belirtmektedir.2

Dipnotlar:

1. Modern Kimyanın Kurucusu Cabir b. Hayyan, Prof. Dr. Esin Kahya, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları No:183, Ankara, 1995.
2. Prof. Dr. Fuat Sezgin, "İslâm'da Bilim ve Teknik", Sayfa 97–108, Çev. Abdurrahman Aliy, TÜBA Yay., Ankara, 2007.
3. Bilim Tarihi, Colin A.Ronan, Tübitak Yayınları, Editör Prof. Dr. Ergün Türkcan.
4. Müsbet İlimde Müslüman Âlimler, Mahmut Karakaş, Kültür Bakanlığı Yayınları No:1289.
5. Müslüman İlim Öncüleri Ansiklopedisi Sayfa 64–71.

Ahmet IŞIK. Sızıntı derg.

 

 

 

Tags : KOCAYUSUF

Catégorie : Religions

 BİLİM TARİHİ'NDE OSMANLI'NIN ADI YOKMU?

28/9/2009

Üstad Necip Fazıl'ın hafızalarımıza kazınan harika mısraı: "İnanmıyorum bana öğretilen tarihe!

 

Meğer ki inanıyormuşuz... Nasıl mı?

Osmanlı tarihi araştırmalarında genellikle Osmanlı'nın büyük hükümdarlarından, fatihlerinden, büyük sanatkarlarından, mimari ve estetik eserlerinden bahsedilir. Ama her nedense, Osmanlı'nın ilmî çalışmalarından bahseden çok az araştırma vardır. Hatta tam tersine, yobazca bir tavırla ilmin teknik gelişmelerine, (mesela matbaa) karşı çıkışlarıyla hatırlarız Osmanlıyı. Bu intiba bizde öyle yer etmiştir ki, eğitim hayatımız boyunca edindiğimiz yanlış veya eksik bilgilerin öyle tesiri altındayızdır ki, bu "teferruat" üzerine sanki psikolojik bir "ket vurma" yaşarız. Çünkü "Osmanlı'da ilmî çalışmalara önem verilmemiştir" gibi bir ön kabule sahibizdir.

Doğrusunu söylemek gerekirse, bu satırların yazarı da böyle bir ön kabule sahib olduğunu,http://www.history.hacettepe.edu.tr/bilimtarihi/resimler/osmtipta.jpg "Osmanlılar ve Bilim" isimli kitabı görünce farketti. Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu bu kitabında, farkında olmadan sahib olduğumuz bu yanlış intibayı bertaraf etmeye çalışıyor. Kendisiyle yaptığımız kısa bir sohbette, bu önyargının sebeblerini özetle şöyle sıraladı:

"Birkaç sebeb sayabiliriz. Herşeyden önce son dönem Osmanlı aydınlarının ideolojik yaklaşımının bunda büyük bir tesiri olmuştur. Adnan Adıvar gibi bir ilim adamı bile, Osmanlı'yı yobazlıkla suçlayabilmiştir. Başka bir sebeb de kaynaklara ulaşmada yaşanılan sıkıntılardır. Tabii bir de, tarih araştırmalarında dönem dönem belli mevzulara yoğunlaşmışlardır araştırmacılar. Osmanlılar'da "bilim" mevzuuna ise 1980'lerden sonra sıra gelebildi."

“Osmanlılar ve Bilim” kitabı, İhsanoğlu’nun bu konuda yıllardan beri sürdürdüğü araştırmaların bir kısım sonuçlarını bir araya getiriyor. Yeni kaynaklara dayalı, yeni tespitleri ortaya koyan beş makale ile onların fikir ve metot çerçevesini çizen bir girişten meydana geliyor. Çalışmada özellikle Osmanlı klasik dönemine ait veriler değerlendiriliyor. Referanslarını birinci kaynaklardan alan makalelerde, Fatih külliyesi medreselerinden Endülüs menşeli bilim adamlarının Osmanlı bilimine, tıbba, astronomiye, matematiğe, topçuluk sahasına katkılarına, Osmanlıların Avrupa’da gelişen yeni tekniklerle temaslarından modern bilimlerin Türkiye’ye girişine kadar geniş bir konu yelpazesi inceleniyor.

Bu önemli meselenin gündeme gelmesine katkısı olur ümidiyle, geçtiğimiz günlerde okuduğumuz ve yazarıyla bir vesileyle görüşme imkanı bulduğumuz bu kitabtan ilgimizi çeken bölümleri sizlerle de paylaşmak istedik.

 

Osmanlılar ve "Bilim"

 

İhsanoğlu, "Osmanlı Bilimi"nin tarifini şöyle yapıyor:

"Osmanlı Devleti'nin onüçüncü asrın son yılında kurulmasıyla, İslam bilim tarihinde yeni bir dönemin başladığını görüyoruz. Bu devletin zamanında ve hakimiyet kurduğu topraklarda yapılan bilim faaliyetlerine Osmanlı Bilimi demek, kendine has bir tanımlama manasına gelmez. Çünkü Osmanlı sıfatı, Emevi, Abbasi, Safevi sıfatları ile aynı referansı taşımaktadır. Hepsi de İslam tarihinin belirli bir dönemini ve coğrafyasını sınırlamaktadır. Bilimin dili de Osmanlı Türkçesi yanında Arapça ve Farsça olmuştu. Tabiatıyla Osmanlı döneminde de daha önceki dönemlerde olduğu gibi bu bilime katkıda bulunan bilim adamlarının bazıları gayri müslimdi. Bütün bu sebeblerden dolayı İslam biliminin Osmanlı devleti döneminde ve onun hakim olduğu coğrafyada gelişen bölümüne Osmanlı Bilimi demekteyiz." (s. 20)

Osmanlılarda ilmî çalışmaları da inceleyen Ekmeleddin İhsanoğlu "Astronomi" örneğinden yola çıkarak, Osmanlı ilim adamlarının çalışmalarından şöyle bahsediyor:

http://static.ideefixe.com/images/84/84913_2.jpg"Osmanlıların modern astromi konsept ve teorileri ile ilk temasları, tesbit edebildiğimiz kadarıyla 1660'lı yıllarda Fransız astronomu Durret'nin zîcinin (ıÜüzîc. yıldızların yerlerini ve hareketlerini göstermek için hazırlanan cetvel.) tercümesiyle olmuştur. Onyedinci ve onsekizinci yüzyıllarda Batı coğrafya literatürünün Osmanlıcaya tercüme edilmesiyle devam eden bu temaslar, onsekizinci yüzyılın ikinci yarısında yine Fransız zîclerinin tercümesiyle devam etmiştir. Teknik planda ve dar çevrelerin ilgi alanı için yapılmış olan bu çalışmaların dışında Müteferrika, Katib Çelebi'nin Cihannüma adlı eserine yaptığı ek ve Erzurumlu İbrahim Hakkı Marifetname adlı eseri ile modern astronominin yeni kaynaklarını geniş okuyucu kitlelerine maletmeye başlamışlardır. 1830'lara gelindiği zaman, Mühendishanenin eğitim programını modernleştirme çalışmaları neticesinde yeni astonomi bilgi ve kaynakları oldukça detaylı bir şekilde Osmanlı eğitim sistemine Başhoca İshak efendi'nin katkılarıyla girmiş bulunmaktadır. (...) Türk bilim tarihinin kaynakları taranırken dikkatlerden kaçmış ve hakkında fazla bilgi bulunmayan bir eser de, aslında Zigetvar'lı olup İstanbul'da yerleşen Tezkireci Köse İbrahim Efendi'nin "Secencel el-Eflak fi Gayret el-İdrak" adıyla çevirdiği, Fransız Kardinal Richeliue'nin başmüneccimi olan Noel Durret'nin zîcinin tercümesidir. Osmanlı bilim literatüründe bu eser, Kopernik Sistemi'nden bahseden ilk eserdir ve bu sistemi tasvir eden ilk diyagramı kapsamaktadır." (s. 165)

Osmanlıların yeni ilmî ve teknik gelişmelere kapalı kaldığı düşünülen, Batı’nın Rönesans devrine dair yorumlarda da, yanlış bir temayül göze çarpıyor. İhsanoğlu, Osmanlılar'ın kendilerini hala batıdan üstün gördükleri ve gerçekten öyle oldukları için, bu dönemde batının ilmi ve teknik çalışmalarına ilgi göstermediklerinden bahsederken, "haberleri vardı fakat 'ihtiyaçları' yoktu" vurgusunu yapıyor:

"Onyedinci yüzyılın ortalarında Osmanlılar kendilerinin Batı dünyasından üstün olduklarını düşünüyorlardı. Bundan başka ilmî potansiyel ve kurumlara sahib oldukları için, yani ilmî ve kültürel yönden ihtiyaçlarını karşılama konusunda kendi kendilerine yettiklerinden dolayı, Batı bilimini kendileri için gerekli görmemişlerdi. Ancak bu durum, Osmanlıların batıdaki ilmi gelişmelerden uzak veya habersiz olduklarını göstermemektedir. (...) Osmanlılar batıdaki gelişmeleri büyük bir zaman fasılası olmadan takib edebilmekteydiler. Osmanlı astronomları geniş ve zengin bir tecrübeye sahib olduklarından dolayı ve Müslüman astronomların ortaçağda astronomiye yaptıkları büyük katkılarından haberdar oldukları için bu Avrupa bilimini hemen değil, ancak kendi ilimlerine uyması halinde kabul ediyorlardı. Kopernik'in helyosantrik teorisinin Avrupa'da dalgalanmalar oluşturduğu bir sırada Osmanlı astronomu Tezkireci Köse İbrahim Efendi bu teorinin temel kavramlarını sadece teknik bir detay seviyesinde ele almıştır. Zira jeosantrik sistemden helyosantrik sisteme geçişle vuku bulan koordinat değişikliğinin pratik hesablamalar bakımından bir tesiri olmamıştır." (s. 219-220)

 

 

Osmanlı Medreseleri ile Batı Üniversiteleri

 

Ekmeleddin İhsanoğlu kitabında, ilginç bir noktaya da parmak basıyor. "Fatih külliyeleri ne değildi!" başlıklı makalesinde, tarih yazıcılığı üzerine bir tenkid ve değerlendirme yapıyor:

"Osmanlı medeniyeti tarihi konusunda yaptığımız araştırmalar sırasında, değerli ilim adamlarımızın Fatih medreseleri ile ilgili o yıllarda yazdıklarına baktığımızda, konunun önemine yakışır ilgilinin gösterildiğini, ancak yapılan çalışmaların çok geniş kapsamlı olması sebebiyle, Fatih medreseleri ve özellikle onların kuruluşu ile ilgili kısımların derinlemesine incelenmediğini, konunun araştırılması gereken bazı temel taraflarının hala ele alınmadığını, yeni soruların sorulup cevablar alınmadığını gördük. Biz bu makalemizde elde mevcut Fatih devri kaynaklarında veya sonraki ona yakın dönemden bize ulaşan kaynaklarda bulunmayan hususların, bu çalışmalarda o döneme aitmiş gibi ileri sürüldüğünü göstermeye çalışacağız. (...) Bu karışıklıktan da nasibini alan Fatih medreseleri, değişik bilim dallarında eğitim yapan ve farklı formasyonu olan meslek sahiblerini yetiştiren fakültelerden oluşan üniversiteye benzetilmiştir. Böylece Fatih Külliyesi medreseleri imajı: Dini ilimler, edebiyat, hukuk, fen ve tıb fakültelerinden oluşan bir üniversite haline gelmiştir. Ayrıca ulemadan vezir Mahmud Paşa, Molla hüsrev ve Ali Kuşçu tarafından hazırlanıp padişahın tasdikinden sonra uygulamaya başlanan bu "üniversitenin" "ders programı" ile kendine has bir kanununun bulunduğu ileri sürülmüştür. Hatta bir zamanlar Türk Üniversitelerine has "ordinaryüs profesörlük" ucubesinin bile sahn medreselerinde mukabil ve muadili bulunmaya çalışılmıştır. Bugünkü mesleki anlayış ve akademik alışkanlıklarıyla bu konulara eğilenler, esasen her bakımdan çok uzaklarda kalan bu konunun, maalesef daha zor anlaşılır bir hale gelmesine sebeb olmuşlardır." (s. 48-49)

Kendisiyle görüşmemizde bu meselenin üzerinde niçin durduğunu sorduğumuz İhsanoğlu bize, "iki farklı medeniyetin, iki farklı kurumunun birbirinin aynıymış gibi yarıştırılmasının abes olduğunu" söyleyerek, tarih yazıcılığında genellikle düşülen bu yanlışı düzeltmek ihtiyacı duyduğunu söyledi. Rivayetlerin veya kaynakların, Fatih Medreselerini illa Batılı Üniversitelere benzetme çabasıyla, yanlış yorumlandığını düşünüyor: "Medreseler kendi dönemlerinde dünyanın en iyi eğitim veren kurumlarıydı, bu ayrı; ama bu modeli bambaşka bir işleyişe sahib üniversitelere benzetmek de dünyanın en saçma işi!.."

Osmanlı İlim Adamı Portresi: Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri

http://eski.neu.edu.tr/tr/YDU%20PANEL12.jpgKitabta ilgimizi çeken bir diğer bahis de, Osmanlı ilim adamı potresine misal olarak Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinden bahsedilmesiydi. İhsanoğlu'na göre, İbrahim Hakkı, hem aydın kesime hitab eden bir uslubu, hem de halka hitab eden bir uslubu aynı eser içinde muhafaza ediyordu. Yani normalde ilim adamlarının literatür dilinin halk tarafından anlaşılmasının beklenmemesine rağmen, İbrahim Hakkı, halk tarafından da çok okunan bir ilim adaydı.

anlaşılamadığını söyleyen İhsanoğlu, “Osmanlı ilim adamı portresi” çizilirken bu hususun da üzerinde durulması gerektiğini söylüyor.

İbrahim Hakkı Hazretleri Marifetnamesi'nde, hem yeni astronomik bilgilere yer vermiş, hem de bu meseleleri İslam düşünce geleneğinin ele aldığı biçimiyle incelemiştir.

 

 

Orijinallikten Taklide

 

Sonuç olarak Osmanlı ilimi deyince, bununla kasdedilenin, İslâm medeniyetlerinin ilim geleneğinin sürdürülmesi demek olduğunu anlamamız gerekiyor. Bilim tarihini batı merkezli olarak düşünme alışkanlığımız sebebiyle, Osmanlı İlim tarihini bu sürecin içinde bir yerlere oturtamıyoruz. Halbuki İslâm medeniyetlerinin ilim tarihini bir bütün olarak düşünmeye ve incelemeye başladığımız zaman Osmanlı ilminin de bu sürecin bir devamı olduğunu göreceğiz. İslâm medeniyetlerinin ilim geleneği, “hikmet müminin yitik malıdır, nerede bulursa alır” mealindeki Allah Resulü sözüne sımsıkı bağlı olarak gelişmiştir. Dolayısıyla müslümanların başka medeniyetlerden edindikleri bilgiler, kuru taklid şeklinde değil, “alma ve maletme” şeklinde gerçekleşmiştir.

Osmanlılar ne zaman ki, bu gelenekten ve süreçten koparak, (Tanzimat), batıdaki ilmî ve teknik sahalardaki gelişmelere ayak uydurmaya çalışmış ve orijinalliği bir kenara bırakıp “taklid” sürecine girmiştir; işte Osmanlı ilimi dediğimiz şey de o zaman sona ermiştir.

İhsanoğlu bu taklid sürecine girişi şöyle özetliyor:

“Osmanlıların batı bilim ve teknolojisiyle temasları ihtiyaçları ölçüsünde ve selektif bir şekilde başlayarak, uzun bir süre bu şekilde devam etmiş, daha sonra Osmanlıların kendi bilim geleneklerini terkederek, kalkınma ve ilerlemenin ancak batı bilim ve teknolojisiyle mümkün olacağı şeklinde yaklaşımlara dönüşmüştür.” (s. 43)

 

Kaynak: Ekmeleddin İhsanoğlu, Osmanlılar ve Bilim, Nesil Yayıncılık.

http://anadoluhaber.blogspot.com/2009/09/bilim-tarihinde-osmanlinin-adi-yok-mu.html

Tags : KOCAYUSUF

Catégorie : Religions

 Ebû Mervan İbn Zühr

11/9/2009

14vcccc.jpg

 

Ebû Mervan İbn Zühr

 

İslâm dünyasında İbn Zühr (1091-1161), Batı'da ise, Avenzoar ismiyle bilinen Abdülmelik bin Ebi'l-Âlâ Zühr (künyesi Ebû Mervan), Endülüs'te yetişen ünlü bir tıp âlimidir.

İbn Zühr, İslâm'ın altın çağının en büyük hekimlerinden ve klinikçilerinden biridir, hattâ bazı tarihçiler tarafından bunların en büyüğü kabul edilir. Batı'da 'father of the experimental medicine' (tecrübî tıbbın babası, kurucusu) olarak tanınmaktadır. İbn Zühr, çağının diğer Müslüman âlimlerinin aksine, sadece tıp sahasında eser vermiş, bunlar Lâtince ve İbraniceye çevrilmiş ve 18. yüzyıla kadar Doğu ve Batı'da revaçta kalmıştır.

1091 senesinde Endülüs'ün İşbiliyye (Sevilla) şehrinde doğan İbn Zühr, altı nesil boyunca tabiplik yapan bir aileden gelmektedir. Küçük yaşta ilim öğrenmeye başladı. Fıkıh, edebiyat ve din ilimlerini tahsil etti. Tıp ilmini babasından öğrendi. İbn Rüşd'le görüştü. İlim öğrenmek için Kayrevan ve Mısır'a gitti. Dönüşünde İşbiliyye'ye yerleşti ve burada vefat etti.

Tıp, cerrahî ve eczacılığı birlikte ele alan İbn Zühr, tedavi metotlarının belirlenmesinde insan tabiatına büyük önem vermiş; deney ve gözlemi mesleğin temeli kabul etmiştir. Değişik ilâç ve uygulamalarını insanlardan önce hayvanlarda tecrübe etmiştir. Kendinden önce güvenilirliği tartışılan üst solunum yolu tıkanmalarında hava yolu açma işlemini (traketomi), keçiler üzerinde yaptığı çalışmalarla güvenli ve standart cerrahî teknik hâline getirmiştir. Ayrıca koyunlarda ölüm sonrası yaptığı zatürre (pnömoni) ile ilgili araştırmaları, bugünkü çalışmalara ışık tutacak niteliktedir ve günümüz tıp literatürüne girmiştir.

İbn Zühr, cerrahların anatomi bilgilerinin çok iyi olması konusunu ısrarla vurgulamıştır. Ayrıca cerrahların yetiştirilip bağımsız olarak tek başlarına ameliyat yapabilmeleri için çok iyi oturmuş bir eğitim programının gerekliliği konusunda da ısrarcı olmuştur. Bunun yanında cerrahî bir hastalığı tedavi etmeye çalışan bir hekimin nerede durması gerektiğine dâir kırmızı çizgileri belirlemiş ve hastayı zamanında bir cerraha yönlendirmenin önemini vurgulayarak cerrahinin, tıbbın ayrı bir dalı olduğuna dikkat çekmiştir. Dr. Neuberger, 'Tıp Tarihi' isimli eserinde, İbn Zühr için: "İnsan anatomisi ve kadavrada teşrih (diseksiyon) konusundaki en ince detaylara vâkıftı ve cerrahî tekniği mükemmeldi." ifadesini kullanmıştır. İbn Zühr, İslâm dünyasında El-Râzi'den sonraki en iyi klinisyenlerden biri olarak kabul edilmektedir.

BULUŞLARI

Peritonit (karın zarı iltihabı) ve perikarditi (kalb zarı iltihabı) akciğer hastalıklarından ayıran İbn Zühr'dür. Uyuz hastalığını ve uyuz böceğini doğru olarak tarif etmiştir. Bu yüzden ilk parazitolog olarak da kabul edilir. Normal beslenmenin mümkün olmadığı durumlarda, yutaktan ve yemek borusundan veya makattan doğrudan beslemeyi uygulamıştır. Bunun yanında mediyastinal (orta boşlukla ilgili) tümörleri, bağırsak veremi ve orta kulak iltihabını tarif etmiştir. Ayrıca, idrar yolu hastalıklarında koruyucu hekimliğe inanmış ve bu konuda diyetin ehemmiyetini vurgulamıştır.

ESERLERİ

Eserlerinden sadece üçü günümüze ulaşmıştır. İbn Rüşd'ün (Averroes) isteği üzerine yazmış olduğu 'Kitabü'l-Teysir Fi'l-Mudavat ve't-Tedbir' (Tedavi ve Koruyucu Hekimliği Kolaylaştırma Kitabı), en önemli eseridir. Bu kitapta baş, boyun, göğüs ve karın bölgesiyle kemiklere ait klinik durumlar ve ateşli iltihabî hastalıklar hakkında hastalara, yakınlarına ve tıp ilmine yabancı olan kişilere bilgiler verilmektedir.

'El-İktisad fi Islahi'l-Enfusi ve'l-Ecsad' (Nefisler ve Bedenlerin Islah Edilmesine Dâir Orta Yol Kitabı) adlı eseri ise, beden, sinir ve akıl hastalıklarının teşhis ve tedavileriyle alâkalıdır. Göğüs, sırt, karın bölgesi, bacaklar, dil, ağız, ses, göz ve kulak-burun-boğaz hastalıkları ile tedavi usullerinin anlatıldığı bu eserde ayrıca, baş, saç, kaş ve kirpik incelemeleri yer almakta, insan yüzünün aldığı renklere göre, sıhhat veya hastalıkların teşhis edilebileceği belirtilmektedir. Son bölümde humma, zatürre ve zatülcenb gibi hastalıklar izah edilmiş, hijyene vurgu yapılmıştır. Eserin yazma nüshası, Paris Bibliothèque Nationale 2959 numarada kayıtlıdır. Diğer bir nüshası ise, Madrid Escurial Kütüphanesi 834 numarada mevcut olup, Paris nüshasından daha sağlamdır.

İbn Zühr'ün yazdığı eserlerden bazıları şunlardır:
Kitabü'l-Ağziye: Gıda ile ilgili olan bu eseri Muvahhidiler hükümdarlarından Abdülmü'min bin Ali'ye ithaf etmiştir.

Taiyye Kasidesi: Hastalıkların teşhisiyle ilgili çok önemli bir eserdir. Makaletün fi İleli'l-Külliyye: Yaygın ve bulaşıcı hastalıkların tetkikine dâirdir. Risaletün fi İlleti'l-Baras ve'l-Behek: İlaçlârla ilgili bir eserdir.

İbn Zühr'ün ayrıca 'Kitabü'z-Ziynet' ve 'Tezkiretün fi Emri'd-Devai'l-Müshil ve Keyfiyeti Anzihi' adlı eserleri vardır.

İsmi hâlen milletler arası cerrahî dergilerinde geçen, tıp tarihi araştırmalarında kendisine atıfta bulunulan İbn Zühr gibi geçmişin kıymetli âlimlerini, nesillerimizin sadece tarihî bir şahsiyet olarak değil, ilim ciddiyeti, araştırma aşkı, takip fikri gibi insan ahlâk ve karakteriyle ilgili hususlar itibariyle de tanımalarını ve örnek almalarını dileriz.

Kaynaklar:

- Bynum, WF & Bynum, Helen (2006) Dictionary of Medical Biography. Greenwood Press.
- Rabie E. Abdel-Halim (2005), "Contributions of Ibn Zuhr (Avenzoar) to the progress of surgery: A study and translations from his book Al-Taisir", Saudi Medical Journal 2005; Vol. 26 (9): 1333-1339.
- Nahyan A. G. Fancy (2006), "Pulmonary Transit and Bodily Resurrection: The Interaction of Medicine, Philosophy and Religion in the Works of Ibn al-Nafis (d. 1288)", Electronic Theses and Dissertations, University of Notre Dame.
- Haddad F.S. (2004) Ibn Zuhr and Experimental tracheostomy and tracheotomi. Journal of American College of Surgeons.

 

http://www.sizinti.com.tr/konular.php?KONUID=5113&SAYIID=368&KATID=18

 

Tags : KOCAYUSUF

Catégorie : Religions

 İBN-İ BACCE

19/3/2009

islam_felsefesi1_byk82fb115e82ef4b4b.jpg

 

İBN-İ BACCE

 

Ebu Bekir Muhammed ibnu Yahya ibnu es-Saiğ

Avenpace/Avempace

ö.533/1138

 

       İyi bir hekim, yetkili  bir edebiyatcı ve usta bir udi idi.  Meşşai idi,  Tasavvufla ilgilendi. Tedbiru'l- Mütevahhid orjinal bir eserdir.

 

       İbnu Hallıkan bu ismin frenkçede gümüş anlanına geldiğini söyler. İbnu's-Saig (Kuyumcunun oğlu) demek. Endülüs'ün Saragossa ( Sarakosta) şehrinde doğdu. Fas’ta öldü.

       Ebu Bekir İbrahim önce Gırnata, sonra Sarakosta'da O'nu vezir olarak görevlendirdi. Fas'ta dinsizlikle suçlandı. İbnu Zuhr adında doktor tarafından zehirlendiği söylenir.

       İbnu Tufeyl, Hayy ibnu Yakzan'ın önsözünde İbnu Bacce'nin vezirlik ve saray doktorluğu yaptığını ve bu işlerle uğraşırken asıl felsefi görüşlerini ortaya koymaya fırsat bulamadığını, eşsiz bir bilgi hazinesini kendisiyle birlikte götürdüğünü hayıflanarak anlatır. Gerçekten de İbnu Bacce, Ebu Bekir ibnu Tefşin'in nezdinde vezirlikte bulundu. Ebu Bekr yenilince Fas'a gitmek isteyince yolda Murabıtlar yakalanıp tutuklandılar. Daha önce de bir diplomatik gezi esnasında İşbiliye'de hapsedildi. Önemli eserlerini bu hapis yıllarında kaleme aldı. İspanya'dan Fas'a gelince daha çok tıpla uğraştı. Genç yaşta vefat etti. İbnu Ebi Useybia O'nun halktan da zulum gördüğünü söyler. Feth ibnu Hakan el-Kaysi (ö.1140) Kalaid el-İkyan ve Mehasin el-A'yan da O'nun hakkında oldukça ağır şeyler yazmakta, dinsiz olmakla suçlamaktadır. Ancak kaynaklar , bu ağır suçlamaları O'nun hazırladığı şiir antolojisine İbnu Bacce'nin katılmamasına bağlamaktadırlar.

       Güçlü bir Nahivciydi. Edebiyat ve antik felsefe alanında  derinlemesine bir bilgiye sahipti. Tardiye adlı manzumesiyle avcılığa meraklıydı. Kur'anı ezbere biliyor, Ud/ Luth çalıyordu. Farabi'nin Müzik kitabı Doğu'da ne kadar meşhursa, Batı'da da İbnu Bacce'nin müzik kitabı o kadar meşhurdur. Bu kitap bugüne gelmedi.

       Felsefe, Tıb, Hukuk, Astronomi, siyasi felsefe, ahlak ve Sosyoloji alanlarında yazdı. İbnu Tufeyl ve el-Bitruci gibi O da Pythalamius'un teorisini çürütmek üzere astronomi alanında araştırmalar yaptı. İbnu Tufeyl ve el-Bitruci'nin, İbnu Bacce'nin fi'i-Hay'a adlı astronomiyle ilgili kitabını esas alarak Pythlamius'un gökyüzü ve gezegenlere ilişkin teorisini çürütmeye çalıştıklarına İbnu Meymun da tanıklık eder

       Mantık'ta Aristotelesci olduğu söylenir. Öğrencisi Ebu'l-Hasan ibnu el-İmam'a göre ise Aristoteles'i anlamada Farabi'yi rehber seçti. Ancak Aristoteles'in birçok eserini şerheden İbnu Bacce'nin Platon'la da ilgisi vardır.

       İfadelerinin oldukça karmaşık, muğlak görmüş, bundan dolayı etkisinin bugüne gelmediği öne sürüldü. Tedbiru'l-Mütevahhid O’nun zor anlatımlı eserlerinden. Bu onun felsefi derinliğini gösterir. Önemli eserleri Batı kütüphanelerinde kayboldu.

       E.Renan O’nun İbnu Rüşd'ün hocası gösterir. O öldüğünde İbnu Rüşd 12 yaşında idi. İbnu Rüşd, Şerhu Risaletu'l- İttiaslu'l-Akl bi'l-İnsan li İbn Saiğ i yazdı.

       Yahudi filozof Narbonnelu Moses'in 14.yy. da yazdığı eserlere de etki etti. Moses, hisler ve ihtirasların faaliyeti ( hayvani faaliyet) ile mücerret akıl tarafından telkin ve idare edilen (insani faaliyet) arasındaki ayrımını doğrudan İbnu Bacce'den aldı. Latin yazarlar onu münfasıl cevherler fikriyle yakından tanır. Spekülatif ilimler sayesinde münfasıl cevherlerin bilgisine götüren idealardan, imajlardan sözedebileceğimiz görüşündedir. "Kazanılmış akıl" fikriyle Albertus Magnus ve Thomas Aguinas'ı da etkiledi. O'nun fiziğin felsefi yönü açısından Batı'da çok iyi bilindiği bir gerçek. Kitapları latinceye çevrilmiş olmasa bile, İbnu Rüşd vd.lerinin geniş alıntılarıyla, Galileo'nun eserlerinde bile görülen bir etki bıraktı. İlk Pisan Diologue'da iki önemli öğe vardır: hız (impetus) teorisi ve İbnu Bacce'nin dinamiği . Bu ikisinin de temeli geç ortaçağ- Latin Filozof ve bilginlerin geliştirdiği şekliyle İslam kaynaklarında vardır.

       Risaletu'l-İttisal'de insan aklının Faal-Akıl ile birleşmesi ve külli bilgiyi anlatır.

       Risaletu'l-Veda'da el-Gazali'nin görüşlerini derinlemesine ele alır ve kimi görüşlerini eleştirir. Yer yer hayranlığını belirterek O'nu över.

       Tedbiru'l- Mütevahhid'te [1] ise siyasi felsefe, toplum ve ahlak düzeni ile Münzevi Adam kuramını işler.

       - el,Vukuf ala Akl el-Faal

       - Fi'l- Gayeti'l-İnsaniyye

       - Kitabu'n-Nefs[2]

       - Kelam fi'l-Burhan

       - Kelam fi'l-Ustukusat

       - Kitab İntisar el-Havi li'r-Razi

       Macid Fahri bir kısım Risalelerini bir araya getirip "Resail İbnu Bacce el-İlahiyye" adıyla yayınladı.

       O'Leory,  İbnu Bacce'in, salt felsefenin hiç bir zaman vahy öğretileri ile uzlaşamayacağını müdrik olduğunu söyler. Bu çarpıtmadır. el-Gazali bile yanlızca meşşai felsefesine karşı idi.

İbnu Bacce'nin nihai amacı ittisaldi. O'nun felsefesinde ittisal ile Faal Akıl'a  ulaşmak ve Allah'a yakınlaşmaktır. Ulaşmak istediği Hikmetin kaynağı bütün Peygamberlerin diliyle ifade edilenden temelde ayrı değildir. Ancak o Hikmet’in özel bir dili olan elsefenin duyarlı ve özel bir bilgi edinme yöntemi olduğunun tamamen bilincindedir." Kimi insanlar Felsefe’nin kadim toplumlar ve Cahiliyyeye ait bir şey olduğunu sanır. Oysa insanın mahiyetini araştıran ve bizi Allah'ın marifetine götüren Hikmet İlimleri maddi yarar sağlayan bütün tabii ilimlerden daha üstündür. Felsefe’nin ne işe yaradığını sorguya çekenler gülünç olmaya mahkumdurlar. Çünkü onlara göre herşeyin maddi bir yarar ve lezzet sağlaması gerekir."

       Bu tartışma din, dinsizlik tartışması değil selefilere, fakihlere cevaptır. Tabiyat bilimcilerinden yakınır. Felsefe’yi basit bir araç görenleri hor görür.

       Meşşailik Fas'a O'nunla geldi.

       Aklı İkiye ayırır:

       1-Teorik akıl: Bireysel nitelik taşır. Biyolojik bir terkip olup insan ve akılla kavranabilir olanlara konu olan eşya ile ilgilidir. Öncesiz değildir, fesada uğrar. Beşeridir. Bu Magnus'a Phantasia içinde Phantazma olarak geçti. Bu etkinin izleri St. Thomas'ta açıkça görülür.

       2-Faal Akıl: Tecridi tayin ve temin eder. İlkeler halinde yalnız başına küllilere ulaşabilme gücüne sahiptir. Öncesiz ve sonrasızdır. İlahidir.

       Aklı üçe ayrılır:

       1. el-Aklu'l-İnsani

       2. el-Aklu'l-Faal

       3. el-Aklu'l-Külli

       Faal Akıl, İnsani aklı etkiler, böylece İnsani Akla intikal eder, ölümden sonra ise bilgiler Faal Akl'a döner. Kimilerine göre, o, Dehr’i sonu gelmeyen devirler olarak görüyordu. İnsan da, bitki ve hayvan gibidir, ölüm her şeyin sonudur, demekle İslamın temel inanç, ilkelerine aykırı düşer.

       Bir varlık mükemmelliğine ulaştığında  zaman içinde sona erer; fakat dehr denilen süre içinde ebedi olarak var olmaya devam eder oysa. Görüşüne ünlü "Dehr" hadisini referans gösterir. Çünkü İnsani Akla intikal eden bilgilerin ölümden sonra Faal Akl'a döndüğünü ve Felsefesini ,insanın Allah'a varması temeline fayandıran İbnu Bacce'nin genel Felsefi doktrini yukarıda sözü geçen iddia ile uyuşmaz.

       Metafiziği Ahlak’la sıkı bir bağ içinde düşünen ve hayatı boyunca mutluluğa ve huzura bir türlü kavuşamayan o mutluluk kavramının ne olduğu sorusunu sordu. Mutluluk, tedrici olarak, aklı zatı itibariyle  idrak etmektir. Bunun sonucunda akıl ve makul birleşir. O,  bu sorunun cevabını ararken yalnızca bireyin değil, toplumsal hayatın da sorunlarına köklü bir takım çözümler arıyordu. İttisal'in doğuracağı sonuçta kişinin mutluluğu gerçekleşir. Şu halde mutluluk, insanın herşeyden önce Allah'a bağlanmasından başka birşey değildir. Ancak bu sonuca varılırken el-Farabi'den ve özellikle el-Gazali'den kendini ayrı bir Felsefi çizgide göstermeye dikkat eder. İbnu Bacce'nin vardığı sonucu önleyen önemli bir süreç vardır ve bu süreç de tedrici bir tekemülle tamamlanır. Akli Meşşai Felsefe ile kalbi temel alan Sufi öğreti arasındaki çelişki yokolur.

       el-Gazali el-Munkız’da kendi Hakikat arayışını anlatırken kelamı, Felsefe ve Talimiyye dokdirini eleştirir, bunların bizi Hakikat Bilgisine ulaştırmaya güçlerinin yetmediğini ifade eder. O’na göre Hakikatı arayan ve Allah'a varmak isteyen kişi için en güvenilir yol kalbin yol göstericiliğidir. [3]Halvet, insanın kendi içinde ve kendisiyle birlikte manevi bir yolculuğa hazırlanması şeklinde tanımlanabilir. Bu hazırlık doğal olarak bir süre "münzevi" yani yalnız başına, insanlardan uzak yaşamayı gerekli kılar. Halvet halinde ve münzevi yaşamaya başlayan kişi, ruhi bir takım cehdler, büyük ve altından kalkılması güç olan çabalarla "murakabe" aşamasına girer. Sürekli teemmül ve zikr halinden sonra bu murakebe hali, kişiye ve onun zihnine makulat aleminin kapılarını açar, ona öyle apaçık şeyler (zahir) olur ki, bu kimse onun üstünde başka bir lezzet ve zevk duyamaz olur. Tasavvuf dilinde bu sürece, çeşitli isimler verildi. Söz gelimi süreci sülük sonucu keşf veya mükaşefe ifade edebilir.

       İbnu Bacce'ye göre el-Gazali kendisiyle birlikte başkalarını da aldatmaktadır. O'na göre insanın akıl güçleri ancak İlim ile derece derece tekamül eder.  Bu sürecin sonunda ittisal gerçekleşir ki, anlamı Hakikatı arayan insan ile Hakikat'ı temsil eden Faal Akl’ın birleşmesidir. Halvet’le hiç bir şey elde edilemez ve  el-Gazali'nin önerdiği yöntem tümüyle boştur. Oysa insan teorik bilgiyle kendini bilebileceği gibi Faal Aklı da bilebilir. el-Gazali "halvet, zihne makulat alemini açar. Teemmülde bulunan kimseye öyle ilahi şeyler zahir olur ki, teemmülde bulunan kimse onun üstünde başka bir lezzet duyamaz. İşte teemmülde bulunanların çalışıp çabaladıkları amaç budur" demekle hem kendini hem başkalarını yoldan çıkardı.

       M. Sagir Hasan el-Ma'sumi ise, İbnu Bacce ile ilgili kaleme aldığı yazısında İbnu Bacce'nin el-Gazali'ye hayran olduğunu, O'nun önerdiği yolun kişiyi marifetullaha götürdüğünü kabul ettiğini ve bu yolun Rasulullah'ın öğretisine dayandığını beyan ettiğini söyler.

       el-Gazali'nin anlayışını vehimle itham eder. Başka Sufilerde görülen bazı idrak ve tasavvurlar mahsus türden hayallerdir. Onlar  bunu insanın asıl amacı sanırlar. Sufilerin Hakikatın Bilgisi’ni öğrenme ile elde edilemeyeceğini öne sürmeleri de büyük bir  hatadır. "Bize Ebu Hamid el-Gazali denen adamın kitapları ulaştı; insanlardan itizal ederek büyük zevklere ulaştığını söyler. Bunların hepsi birer zandır; hak yerine ikame ettiği şeylerdir."[4]

       Bu görüş ayrılığı, özünde ahlaki ve toplumsal bir takım sorunlar karşısında takınılan tavırları içermekten geri kalmaz; çünkü amaç yalnızca soyut anlamda biri diğerine karşı bir tezi çıkarmak değil, bireyi ve toplumu ilgilendiren çözümlerin hangi kavramsal çerçeveye oturulacağını açıklığa çıkarmaktır.

       Madenle bitki, bitkiyle hayvan ve hayvanla insan arasındaki hiyerarşi düşüncesine katılır: Hayvani, insani ve ilahi davranışlar vardır. İnsani hayvani davranış biçimlerinden kurtulup ilahi davranışlar düzeyine yükselme başarısını gösterdiği zaman mutluluk sorununu da çözmüş olur.

       Çünkü şehvani nefsin yönlendirmesiyle yapılan şey, öznenin sadece kendisi için yapıldığı fiildir; oysa düşüncenin yönlendirmesiyle yapılan şey başka bir amaçla işlenen fiildir. Şu var ki, bununla da yetinilmez ve asıl olan ilahi yönlendirme sonucu insanın giriştiği işler, sergilediği davranışlardır. Bu, kuşkusuz Makulat'ı son gaye bilmekle gerçekleşebilir. Eşyada  modeli olmayıp kendisine varılması üstün zihni çabalarla mümkün olan Fizik ötesi aşkın yüce değerler insana ilahi bir nitelik kazandırır. Zaten insan, tabiatı ile ulvi ve ilahi varlıktır. Öyleyse, manevi hayattan gaye, akil olan nefsin hayvani nefse üstün gelmesinden, adalet ve istikameti bütün aşağılık çıkar ilişkilerinin önüne geçirmesinden başka ne olabilir? İnsan ilim ve fFelsefe ile tabiatı kavrama gücüne sahiptir, Allah’ın yardımı ile kendini bilebilir ve Faal Akılla ittisal eder.

       Gerçeğe Sufilerin önerdiği keşf ile değil arzuların ve ihtirasların denetiminde olmadan saf düşünce ile varılabilir. Bilgi duygu ve kıyaslarla elde edilir ama aklın sağlıklı eleştirisinden geçmeyen hiçbir bilgi kesinlik derecesine ulaşmaz. Bilgi için aklı-kemal'e gerek vardır. Bu, Sufilerin gördüğü hayallerle değil, akli bilgiyle bulunabilir. İnsanların çoğu karanlıkta kalırlar, bunlar sadece şeylerin hafifçe gölgelerini görürler. Bazılarının ışığı ve dünyadaki renkli şeyleri gördükleri doğrudur; fakat bunlardan pek az bir kısmı gördüklerinin gerçeğini idrak eder. Bu sonuncular da mutlu insanlardır ki fiilleri akılla yönetilir ve  kayıtlar dışında akli  kuvvetlerini kullanırlar.

       İnsanlık, gerçek amaçlarına genel ve kapsamlı bir olay olan taakkul ile ulaşılabilir. Bundan dolayı Tasavvuf bir hatadır ve kişiye ucuz bir mutluluk vadeder. Oysa Filozoflar bundan kaçınmalıdır. Yalnız saf, duru, sağlıklı, hissi ve heyecani arzularla bozulmamış olan tefekkür, Allah'a varma kudretini taşır.

       el-Gazali ile amaçta bir, yöntemde ayrıdırlar. Hakikat'ın Bilgisi'ni elde ederek Allah'a varmak, insanın hayvani davranışlarından kendini kurtarması ile " adalet ve istikamet" le hareket etmekle birleşirler.

       Tedbiru'l-Mütevahhid adlı eserinde siyasi Felsefe’ye yer verir.  Burada ilginç bir toplum biçimini tasvir eder ve böyle bir toplumda doktor ile hakimin yer almayacağını, çünkü  herkesin aldığı bilgi ve irfanla bunlara muhtaç olmayacağını yazar.  Olgunluk ve erdem böyle bir toplumu meydana getiren bireyler için asgari müşterektir. Birbirlerine sevgi ve erdemle bağlı olan bireyler niçin Hakimlere ve Mahkemelere ihtiyaç duysunlar? İnsanı yaygın ilişkiler biçiminde dejenere eden her türlü alışkanlık, tutum ve davranışları toplum, bilgi ve düzenli  yaşama tarzıyla yenerse, hata ve şaka yolunu bırakıp manevi Doktor olarak yalnız Allah'ı seçerse; insanı dışarıdan denetleyen Hakim ve doktorlara ihtiyaç olmaz.

       el-Farabi'nin Fazıl Medine ve es-Siyasetu'l-Medeniyye''sindeki siyasi Felsefe ileri boyutlarda geliştirilip ütopikleşir. Yine de bu sınıf farkını tanımaz. Bir adım daha atarak, insanların aldıkları üstün bilgi ve kültürle kendi kendilerini yönetebilecek duruma gelmelerini tasavvur edecek ve biraz da devlete düzeni ayakta tutan, uygulayan "zorba" gözüyle bakacaktır.  Ancak kendisi de bunun zorluğunu veya ütopik yanını kavramış olacak ki, insan ve toplum için bir amaç değil, doğrudan bir araç telakki ettiği devleti, hiç değilse bu üstün bilgi ve kültüre sahip erdemli kimselerin elinde bulundurulmasını öngörür.

       Devleti tanımlaması, yönetilen erdemli bir eğitim süreci sonunda kendi kendilerini doğrudan yönetecek duruma gelmeleriyle artık Devletin de işlevini kaybettiğine işaret eder. Toplumun bireyleri arasında köklü sınıfsal ayrımlara gitmeden , insanı, bahçıvana ihtiyacı olmayan bir açık hava fidanına benzetir. Gerçekte dışarıdan yönlendirilmeye mahkum olması gereken insanın kendi bilgisiyle  yeterliliğe sahip olabileceğini ona çok görmemeliyiz. İnsanda bir bakıma potansiyel halde varolan bu güçleri ve yetenekleri geliştirmek onun amacı olmalıdır. Ama bunların kendiliğinden su yüzüne çıkıp gelişeceğini beklemek akıllı bir tutum olmaz. Çünkü en başta toplumun kendisi ve kişiye dikte ettiregeldiği şartlar buna izin vermez. Bunun için erdem,  Hakikat'ın Bilgisi ve ahlaki kemal arzusunu taşıyan insan, zaman zaman kendini toplumdan tecrid etmek zorundadır.

       Münzevi Adam kimdir? Toplum içinde yaşamasını sürdürerek kendini toplumdan tecrid eden ve denetleyebilen insandır. İbnu Bacce Felsefesinde hayatın güzelliklerinden yararlanan, kötülüklerinden sakınan Münzevi Adam, fikri kuvvetlerini geliştirmeyi başarabilirse ittisali sağlayabilir. Bu ittisal kudretine  yalnızca Münzevi Adam sahiptir. Bu, her aşaması dikkatle izlenen bir süreç boyunca insan teki için nasıl mümkünse, aynı düşüncelere ve amaçlara sahip insan toplulukları için de mümkündür. Şu halde bilginlerden ve erdemlilerden oluşmuş bir Devletin geçici yönetimini meşru ve kaçınılmaz kılan gerekçeler de bundan başkası değildir. İnsanı en son ve üstün amaca ulaştıran eylemlerin tümü akıl alemindedir. Münzevi adam bu akıl alemine kesintisiz teemmülle ulaşır. Makulat, insanın kendi öz varlığını doğrulamasıdır. Faal Akl'a en yakın mertebede ondan sadır olan Mukteseb Akıl'dır. İşte insan ancak Faal Akıl vasıtasıyla kendi varlığını "akli bir mevcut gibi anlayabilir"

       Münzevi Adam ile Münzevi hayat arasında ince bir ayrım yapar. Münzevi hayatı, toplumdan bütünüyle kopuşu, kısaca Sufilerin  genel tutumu önerme amacında olmayan Filozof,  kendi başına bu sürece bırakılmış insanın nasıl bir zihni gelişmeye uğrayacağını araştırır. Bu yol, bir toplum içinde nasıl bir zihni gelişmeye uğrayacağını araştırıyor. Bu yol, bir toplum içinde yaşanan insanlardan her biri tarafından da, sanki yanlızlarmış gibi izlenebilir. Münzevi Adam, başkaları arasında bedeniyle yaşamalı, cismani faaliyetlerine devam ettirmelidir. Ancak bedeni eylemleri kendileri için değil, ruhi-nefsi eylemleri kendi amaçları için gerçekleştirmelidir. Kısaca  Münzevi Adam, toplum içinde garip ve yalnız olmalı ve öyle yaşamalıdır. Bu yalnız Adam profili, dünya hayatını sürgit gurbet telakki eden Tasavvuf'un profilini çizdiği "garib adam"ına çok benzer. Halk arasında ama kalbi Allah ile beraber yaşamak.

      

Nübüvvet:

Peygamber, kendisiyle Faal Akıl arasında bütün perdelerin kalktığı kimsedir. Üstelik bu, bu dünyada gerçekleşir. Tanım gereği sıradan insanlardan başka, Hakikat'in Bilgisi'ni arayan Filozoflardan daha üstündür.

       İnsan akıl sahibi bir varlıktır ve insan aklı İlk Akl'a en uzak mesafede durmaktadır. İttisal, bir tür çevrimin tamamlanması olduğuna göre, amaç da ilk yaratılan İlk Akıl'la ondan hayli uzağa düşen insan aklının birleşmesidir. Şu var ki akılların mertebeleri var; sözgelimi bazı akılların doğrudan İlk Akıl'dan türemişken, bazıları ise diğer akıllardan türemişlerdir.

       el-Gazalinin kalp gözü’ne karşı o akıl gözü’nden bahseder. İnsandaki Bilgi, Allah'ın bağışı olan Kalb Gözü aracılığıyla varlıkları, aklındaki mükemmel varlıklarıyla görmesi demektir. Elbette Allah'ın bu bağışı, her insanda farklı farklı derece ve nisbetlerde tecelli eder.

       Kimdir havas? Havasul Havas kim olacak? Peygamberdir bu. Peygamber' dedi Akıl Gözü, en yüksek  derecede tezahür eder; bundan dolayı Allah'ı ve yaratıklarını kamilen ve hakkıyla ancak Peygamberler bilebilir; onlar öğrenmeden ve öğretmek için de bir çaba sarfetmekten, kendi kusursuz Akıl Gözleriyle ruhlarındaki latif bilgiyi idrak edip haz alırlar. Peygamber’in hemen aşağısındaki mertebede en seçkinleri Sahabeler olan Veliler gelir. Sonra Filozoflar. Aristoteles’inde içinde yer aldığı bu topluluk sayıca azdır.  Filozoflar Burhan Ehli olup, burhana dayalı bilgiler sayesinde insan aklı ile İlk Akıl arasında yakınlaşma sağlarlar. Sufiler ise, öğrenme ve kazanılmış bilgiye dayanmadan Marifetullah’a ulaşırlar. Bunun en iyi örneğini el-Gazali ortaya koymuştur.

 

Şeriat:

Risaletu'l-Veda'da şöyle der: " Beşeri kemale ancak Peygamberler’in Allah'tan getirdikleri şey sayesinde ulaşılabilir. Allah'ın hidayetine tabi olan asla sapıtmaz."

 

Alemin Kıdemi:

Aristotelescidir. Ay-Altı ve Ay üstü varlıkların hareketlerine ilişkin geliştirdiği düşünceleriyle es-Sicistani'nin görüşleriyle büyük bir benzerlik içindedir. Müfret olaylara bağlı ve mutlak olmak üzere iki hareket vardır. Kuşun uçması, araçların sürülmesi, hayvan ve insanların yürümesi, birinci kategoriye giren hareketlerdir. İkinci kategoride olan hareketler ise başlangıçları ve sonları olmayan sürekli ( dairevi) hareketlerdir. Örneğin aletleri iten kuvvet, yıldızları, felekleri döndüren kuvvet vb.  Bu tür hareketler sürekli olmalarından dolayı şerefli ve yücedirler.  Bu düşünce daha sonraları İbnu Tufeyl'de de tekrarlanacaktır.  Bu sürekli olan hareketler de dairevi ve düz olmak üzere ikiye ayrılır. İbnu Bacce burada varlığın kozmik düzenini genel bir ilke içinde düşünen geleneksel İslam Astronomisini ilgilendiren feleklerin ve gök cisimlerinin uzaydaki hareket şekillerini geometrik olarak çizmiş ve gezegenlerin yörüngeleri üzerinde durdu.

       Sonlu fasid varlıklara gelince. Özellikle insan tipi varlıkların ortaklaşa özelliklerini, niteliklerini ifade eden Genel Ruhi Suret; buna Akli Suret de denebilir. İnsan olarak her ferdin kendi özel tip ve karekterini ifade eden Özel Ruhi Suret; buna şahsiyetlerin fertlerine göre değişip farklılık gösterme olayı da demek mümkündür. Son Cismani Suret de, biyolojik ve fizyolojik bir özelliktir ki, herkesi diğerinden ilk bakışta kendine özgü bu dış özellikle tanıyabiliriz.

       Faal Akıl ve Feleklerin Akılları düşüncesi el-Farabi ve İbnu Sina'nın feyz teorisine dayanır. Ona göre ay-altı alem ve içindeki olaylar sınırlı ve sonludur. Her birinin bir başlangıcı ve sonu, itici güç ve dindirici, söndürücü etkeni vardır. Çünkü bu alem, zaten kevn ve fesat dünyasıdır. Ancak ikinci tip hareketlerin kendini gösterdiği varlık dünyası için aynı özellik ve nitelikleri söz konusu etmez. Bu açıdan, feleklerin ve yıldızların, yani üst-gök cisimlerinin hareketlerinde başlangıç ve son kabul etmez, kendisi de kıdem fikrini benimsemiş izlenimi verir.

       el-Gazali kritiğinde bir mukaddimedir o. Münzevi adamı ise İbnu Tufeyl için ilham kaynağı olmuştır. Ama o toplumdan soyutlanmış, doğada yalnızdır.

       Erdemler ve ahlaki tutumlar nefsi yüceltirse, bu insanı hayvani nefse baskın kılar. Kişi toplumdan soyutlanmadan ve fakat bir sosyal çevre içinde yalnız yaşayarak bu derin ruhi tecrübeyi yaşayabilir.

       Düşünceleri 17.yy.da Spinoza için arkaplan verdi.[5]


 


[1]    1946, Asin Palasion tarafından yayınlandı.

[2]    Dr. Muhammed Sağir el-Ma'sevi'nin tahkiki ile basıldı.

[3]    el-Gazali’nin kap gözü ile ilgili yorumları için Bak: MDT/ Sünni Medrese

[4]    Mahmut Kasım'ın Rislaletu'l-Veda'dan nakli.

Tags : KOCAYUSUF

Catégorie : Non spécifié

 Ebu Hamid el-GAZALİ

19/3/2009

http://farm4.static.flickr.com/3454/3367164401_f470445004_o.jpg

 

Ebu Hamid el-GAZALİ

 

 

Muhammed ibnu Muhammed ibnu Muhammed ibnu Ahmed

 

450-505 /1058-1111

 

 

Çocukluk Yılları

 

Hukuk Tahsili

Kelam Tahsili: (Sünniliğin Kelam'la Temsili)

Nizamü’l-Mülk ile Tanışma

Bağdat

Şam

Kudüs Ve Hicaz

Tus’da İnziva: (Sufizm)

 (Mutasavvıf el-Gazali)

Nişabur

Tekrar Tus:

 

FELSEFE

el-Munkız

 

MEŞŞAİ YETERSİZLİK

         a) Varlıkbilim

         b)Ahiret

         c)Nübüvvet

 

Meşşai eleştirileri

Batini Eleştirisi

 

         

 

           İmam, Zeynüddin, Hüccetül İslam olarak anılır

               

            Giriş:

 

Müslüman Düşünce'sinde Selefiyye'nin sürekli tartıştığı  Rey ve  Sistematik Te'vilci Mu'tezile, hiç bir zaman Aklı tek Hakikat Kaynağı görmemişlerdi.. İbnu Rüşd'de dahil Hükema için de durum bu. Mu'tezile Akılcılığı sonraları Şiilik, Tasavvuf, Sünni Kelam’da değişik Tonlar'da yumuşatıldı. Meşşailik, İbnu Sina ile İşraki Aşı aldı. Batı'nın Din-Bilim çatışması bu Dünya'nın Sorunu olmadı.

 

 Gazali Müslüman Düşünce Tarihi'nde çok boyutlu bir Sima.  Çeşitli İlimler'le Meşgul oldu, Muhtelif  Yolları denedi. Rakip İnanç ve Düşünce Sistemleri'ne karşı benimsediği İnanç ve Fikir Sistemini savunmak, karşı Düşünce'de olanları Red ve İptal etmek için bir çok Eser yazdı.

 

Çocukluk Yılları:

 

450/ 1058 de Horasan’da Tus (Meşhed) Şehri civarında Gazale Köyü'nde doğdu. Küçük  Muhammed Bir Rivayete göre Babası Fakir ve okumamış bir Adam'ın Oğlu olarak Dünyaya geldi.Köyünden ya da  Yün eğirip Dükkan'ında satan Babasından dolayı el-Gazzali  olarak ünlenecektir.

Amcası Büyük el-Gazali dir. Daha Çocukken Babası öldü. Öleceğine yakın Oğulları Muhammed ile Ahmed'i bir Sofi’nin Eline teslim etti. Pek az olan malını da onlara bıraktı. Baba'dan kalan Mal bitince, Sofi Geçimlerini sağlamak maksadıyla onları bir Medrese’ye yerleştirdi.[1] el-Gazali’nin bir süre o Sofi’nin yanında bulunması O’nun Ruh'u üzerinde büyük bir Te'sir bıraktı. Şeyh Ebu Ali Faremedi ‘(ö.47/1084) nisbetle  Hacegan Tarikatı onu kendilerinden sayar.

 

Hukuk Tahsili:

Muhammed Tahsilini Tus’ta yaptı. Burada Ahmed ibnu Muhammed er-Razekani’den Fıkıh Dersleri aldı. Sonra Curcan’a gitti, orada Şafii Fıkhını  Ebu Nasr el-İsmaili’den Tahsil etti. Memleketine dönmesi Maceralı oldu.

Beraber Yolculuk yaptığı Kervan'ın Yolunu Eşkiya kesti. Bütün Yolcuları soydular. Muhammed’in içinde Notları bulunan torbasını da aldılar. Gazalli Muhammed başkanlarına müracat etti. Senelerce ömür sarfedip elde ettiği bilgiler'e ait Notlar'ının Torba'da olduğunu ve bu Notlar'ın kendilerine hiç bir Faydası olmayacağını anlatarak geri verilmesini istedi. Başkan gülümsedi: ‘Elinden Kağıt Parçaları alınınca cahil kalıyorsun. Bilgi böyle mi olur?’ dedi, Adamlarına geri verilmesini söyledi.

El-Gazali bu Söz'den Ders alarak 3 Sene bu Notları ezberlemekle uğraştı.

 

Kelam Tahsili:

(Sünniliğin Kelam'la Temsili)

 

Sonra Nişabur’a gitti. Selçuklu  Veziri Nizamu’l-Mülk’ün İnşa ettirdiği Medrese’nin Başmüderrisi  İmamu’l-Harameyn’den (Ebu’l-Meali Ziyaeddin el-Cüveyni ) Ders aldı (Fıqıh, Usul, Mantıq, Kelam). Hocası O’nu çok beğenirdi. Hatta son zamanlarda Zekasına gıpta ederdi.[2]

el-Gazali bu sıralarda daha Genç Yaşında iken Eser Telifine başladı ve Şöhret kazandı.

Sünnilik, Hadisciler’in elinden O'nun Kelamı sayesinde Eş'ariliğe geçti.. Önce Kelam’ın Savunusunu onlara karşı yaptı, sonra da Meşşailere.

 

    Selefiyeye karşı kelamı şöyle savundu:

      ' ..Yok  Sakınca ilmin gerekli kıldığı Düşman'ı susturmak, Taassub ve Münakaşa ise, bunun kaçınılması gereken bir Haram olduğuna İtirazımız yok. Nitekim Fıqıh, Hadis ve Tefsir İlimleri'nin de Sebeb olduğu Önderlik Tutkusu, Kibir, Böbürlenme, kendini beğenmişlik Halleri de kaçınılması gereken Haramlar'dır. Ancak bu türden Yasaklar'a Sebebiyet verdiği halde bu İlimler'den vaz geçilmez iken, Allah'ın Birliğine Kanıtlar getirmek ve bu hususta Mücadeleler'e girişmek niçin Sakıncalı olabilir, Sonra o 27/en-Neml 64, 10/Yunus 68, 6/el-En'am 149, 11/Hud 32, 26/eş-Şuara 23-30, 2/el-Baqara ayetini delil getirir.[3] Örneğin Allah "Burhanınızı getirin" der.

       Ama  Kelam Halk için Zararlı olabilirdi.

   

"Kendisine Dini Bilgiler Telkin edilen kimseyi Kelam Meclisleri'nden  uzakta tutmada Yarar var. Çünkü Mücadele, Islah etmekten çok İfsad eder. Bir İnancı Cedel ile savunmaya çalışmak, Ağacı kuvvetlendirmek için Demir Topuzlar'la döğmeye benzer. Buna rağmen Cedel İlmi kendi başına ne salt Kötü'dür ne de salt İyi'dir.  el-Gazali'ye göre  herkesin Kelam'a uğraşması gerekmese bile, Her Ülke'de o  Muhit'teki Bid'atçılar'ın ortaya attıkları Bid'atlar'ı önleyecek bir Kelamcı bulunmalıdır. el-Gazali'ye göre Kelam'ın Sakıncalı tarafı, bu İlim'le uğraşanların Sahabeler'in kullanmadığı Cevher, Araz vb. Yabancı Kökenli Terimleri kullanmaları ise, bu çok da Tutarlı bir İtiraz sayılmaz. Çünkü bu gibi Terimler, yalnız Kelam'a değil, Meramını anlatmak üzere her İlm'e, bu arada Fıqıh, Hadis ve Tefsir'e de girmiştir. Belirli bir Maksadı anlatmak amacıyla yeni Terimler'i kullanmak, Mübah İşler'e Matuf olmak üzere yeni Kap ve Araçlar icat etmeğe benzer ki, bunun bir Sakıncası yoktur.

    Eğer Sakınca tarafı Anlam ise, Amacını Şeriat'ın anlattığı gibi Alem'in yaratıldığından (Hudus) Allah'ın Birliğine, Zat ve Sıfatlar'ına delalet eden Delilleri bilmektir. Allah'ı Delil ile bilmek niçin Haram olsun?'

         El-Gazali, İlke olarak Taklid'e karşı olmakla birlikte, Herkese özellikle Ayağının kayma İhtimali olanlara Kelam'ı değil, bilen bir Adam'a Bağlı olmayı önerir. Kendisine Dini Bilgiler yeni Telkin edilen kimseyi Kelam Meclisleri'nden uzakta tutmakta Yarar var. Çünkü Mücadele, Islah etmekten çok İfsad eder. Bir İnancı (gelişi güzel ve ehliyetsizce) Cedel ile savunmaya çalışmak, Ağacı kuvvetlendirmek için Demir Topuzlar'la döğmeye benzer. Buna rağmen Cedel İlmi kendi başına ne salt Kötü'dür ne de salt İyi'dir. el-Gazali'ye göre Herkesin Kelam'la uğraşması gerekmese bile, her Ülke'de o Muhit'teki Bid'atçılar'ın ortaya attıkları Bid'atlar'ı önleyecek bir Kelamcı bulunmalıdır.

    El-Gazali açısından Kelam'la uğraşmak Farz-ı Kifaye'dir. Halkın Kelam karşısındaki Tutumlar'ının nasıl olması gerektiğini anlatmak için İlcamu'l-Avam adlı bir Risale de yazdı.[4]

        El-Gazali, ilk zamanlarda Selefiyeye karşı Tavır takındı, er-Razi  gibi bu Düşünce  Tarzını tenkit etti, fakat daha sonra el-İlcamu'l-Avam'da bu Hareket'e karşı olan Tavrını yumuşattı, fakat Aşırı Selefiler'i devamlı surette reddetti.

     El-İtikad fi'l-İktisat'da Orta Yolu bulmaya çalıştı. " el-Gazali, Hayatının Sonuna doğru, bütün Yolları bırakmış, el-Buhari okumaya başlamıştı. el-Buhari Göğsünde olduğu halde Ruhunu Teslim etti" , Selefiler bu Anektod'la O’nun Kelam Lehine çalışmalarının hiçle sonuçlandığını söylemek isterler.

           et-Taftazani, el-Cürcani, el-Amidi, el-Beydavi, F.er-Razi, et-Tusi gibi el-Gazali sonrası Kelamcılar, önceki Kelamcılar'ın aksine artık Felsefe’ye Aşina idiler.

       el-Qanunu'l-Kulli fi't-Te'vil[5] 'de  İnsanlar'ı Te'vil konusunda  şöyle sınıflandırır:

       1-Daima Akl'ı Öne alanlar ve Nakl'e yer vermeyenler (Felsefe)

       2-Daima Nakl'i önde tutanlar ve Akl'a yer vermeyenler (Haşeviye)

       3-Aql'ı Esas almakla beraber Nakl'i ona tabi kılanlar ( Kelam)

       4-Nakli esas almakla beraber akli ona tabi kılanlar (Selefiyye)

     5-Aql'ı da Nakl'i de Birer Esas  Olarak kabul edip aralarında bir Çelişki ve Tutarsızlık görmeyenler. (Alim ve Arifler)

 

    "Kalpazan'la  Alışveriş yapmaktan sadece Cahiller Zarar görür, Sarraf  Zarar görmez. Usta Yüzgeçler ve Dalgıçlar değil, sadece  Yüzme bilmeyenler Deniz'e girmekten menolunurlar. Çocuklar Yılan'a dokunmaktan menolunurlar. ama, Zehirli Yılan ile bunun Zararından korunan kimseler  menolunmazlar."

 

Nizamü’l-Mülk ile Tanışma:

 

Bağdat:

el-Cüveyni Vefat edince Bağdat’a bağlı bulunan Serre men rea (Samra) Şehrine gidip Değerli Alimleri Himaye etmekle tanınmış olan Meşhur Vezir Nizamü’l-Mülk’ün İkram ve Tazim'ine Mazhar oldu.

484/1091 de  34 Yaşındayken Bağdad’taki Medrese-i Nizamiye’nin Müderrisliğine Tayin olundu. 4 Sene sonra  kendi isteğiyle Tedris'i bıraktı.

Bu Ders bırakma isteğini el-Munkız’da şöyle gerekçelendirecektir: ‘.. Sonra Ders verme hususundaki Niyetimi düşündüm. Baktım ki Allah Rızası için değil; Mevki ve Şöhret Endişesiyle Hareket etmişim. Bu durum karşısında Uçurum'un Kenarında bulunduğuma, şayet Halimi Düzeltme'ye kalkışmazsam, Ateş'e yuvarlanacağıma Kanaat getirdim. Bir Müddet devamlı bunu düşündüm, sonra birini Tercih durumunda kalmıştım.’  [6]

 

Şam:

Şam’a geldi. 2 Sene'ye yakın orada kaldı.

 

Qudüs ve Hicaz:

Sonra Riyazet için Kudüs’e ve Hicaz’a gitti.488/1095 de Hacc'a gitti. Sonra Beyt-i Makdis ve Mısır.

Tekrar Bağdad’a döndü. Uzlet'e çekilerek Kitablar yazdı.

 

Nişabur:

Sonra 499/1105 de Muhammed Gıyasettin O’nu Nişabur’a Davet etti. Orada yeniden Tedris'e başladı. tekrar Bağdat’a geldi. Uzun süre kalamadı bu sefer.

 

Tus’da İnziva: (Sufizm)

            (Mutasavvıf el-Gazali)

 

Sonunda Vatanına döndü. Tus. 10 Yıl  kadar İnziva'da yaşadı.

Evinin yakınına Sufiyye için bir Hankah, Talebeler'i için de bir Medrese İnşa ettirdi. Vakitler'ini Hayır İşlerine ayırdı. Qur’an Hatmi, Gönül Ehli ile Sohbet, ilim Tedrisi ile Meşgul oldu. Sufiyane bir Hayat yaşadı.

 

Tekrar Tus:

 Sonra  bunu da bırakarak Tus’a döndü. Yaptırdığı bir Tekke ile bir Medrese’de Tedris ve İrşad ile Meşgul oldu.

O’na göre Sağlığın Tarifini yapmakla Sağlıklı, ASarhoşluğun Meydana gelişini bilmekle Sarhoş olmanın ayrı Şeyler oluşu gibi, Zühd, Taqwa, Qabz, Bast, Murakabe, Cem’, Fark ve Cemu’l-Cem gibi Makam ve Haller'in içerdiği Mana'yı anlamakla Zahid, Muttaqı olmak birbirinden Fark'ydı çünkü.

14 C.ahir /5051111 Pazartesi 55 (53) Yaşında öldü. Mezarı Tus’da Taberan Semtinde  Şair Firdevsi’nin karşısındadır

 

       Tasavvuf muydu O'nun Son Durağı? Munkız'a bakılırsa öyle. Belki de Fıkıh. Mustasfa O'nun Son Eserlerindendir. İbnu Teymiyye O'nun Tasavvufculuğunu da Hafife alır." Felsefi Fikirleri, Tasavvuf Kalıbına  dökülerek ortaya atan Adam" der ona.[7]

 

    El-Munkız'da   Tahsil'i gereken İlimler'in hepsini okuduğunu; sadece işitmek ve öğrenmekle Tahsil edilmeyen Zevk ve Süluk ile anlaşılabilecek daha doğrusu yaşanacak olanın Özelliklerini henüz bu sıralarda bilmediğini söyler.  İnsanlar'ın Uhrevi Saadet'e, Nazari Bilgiler'den çok, Ameli olan, bizzat yaşanan Taqwa, Heva ve Hevesi Terk ile Nail olacaklarını, Hak Sevgisi'nin Gönül'den, Dünya Muhabbeti'nin çıkmasıyla gerçekleşeceğini söyledi. [8] Bu Eser'inde O  Hakikat'ı araştıranları 4 Kısma ayırır.

       1-Kelamcılar: Rey ve İstidlal

       2-Batınıler: Hakikat'ı Masum İmam bilir.[9]

       3-Filozoflar: Burhan, Delil  ve Mantık.

       4-Mutasavvıflar.Keşf ve İlham.

       Başta İhya  olmak üzere Çeşitli Eserler'inde Tasavvuf'u anlattı

       El-Gazali başlangıçta  Kelam'la Meşgul olup, el-İktisad fi'l-İtikad  isimli Eserini  bu konuya Tahsis etmişti.  Daha sonra Kelami Düşünce'ye karşı çık, el-Munkız, İhya ve Faysalu't-Tefrika'da  Kelam'ı ve Kelamcılar'ı Tenkit etti. Böylece o,  Tasavvuf  adına  Kelam'a karşı da Mücadele verdi.

 

    Tasavvuf Konusunda İbnu Arabi, es-Suhreverdi, Mevlana da da bu Tür Tenkitler  görülür.

 

Eserleri:

       -Adabu’s-Sufiyye

       -Aqıdetü Ehli’s-Sünne

       -Bidayetu’l-Hidaye

       -Cevahiru'l-Qur'an

       -ed-Dürretü’l-Fahire

       -el-Edebüd-Din

       -el-Erbainu fi Usuli’d-Din

       -el-Hikmetü fi Mahlukatillah

       -el-İlcamu'l-Avam

       -el-itikad fi'l-İktisat

       -el-Qanunu'l-Kulli fi't-Te'wil

       -el-Kıstasü’l-Mustakim

       -el-Maqsadu’l-Esna

       -el-Mazmun ala gayri ehlihi

       -el-Maznunu bii Ala Gayri Ehlihi

       -el-Munkızu mine'd-Dalal

       -el-Mürşidu’l-Emin (İhya’nın Telhisi)

       -el-Vecizu fi’l-Furu

       -Esraru’l-Hacc

       -Eyyuhe’l-Veled

       -Faysalu’t-Tefrika

       -Fezaihu'l-Batınıyye

       -Fezailu'l-Mustazhariye

       -Hulasatu’l-Tesanif

       -İhya'u Ulumid-Din

       -Kimyau’s-Saade

       -Kitabu'l- Mişkat

       -Maqasıdu'l-Felasife

       -Maqasıdu'l-Unsa

       -Mearicu’l-Quds

       -Mi’yaru’l-İlim fi’l-Mantıq

       -Minhacu’l-Abidin

       -Mişkatu’l-Enva

       -Mizanul-Amel'

       -Mizanu'l-Hak

       -Mustasfa fi Usuli'l-Fıqh

       -Tehafütü'l-Felasife 

 

 

       El-MUSTESFA min İLMİ'L-USUL

       El-MENKUL min TALİKAT  el-USUL

       ŞİFA el-ALİL (veya) GALİL fi MESALİ el-TALİL

        Felsefe:

 

Tehafüdü’l-Felasife Kitab'ını Filozoflar'a karşı yazdı. [10] el-Munkız’da Filozoflar'ı 3 Kısma ayırır:

1.Dehriyyun,

2.Tabiiyyun,

3.İlahiyyun. [11]

Dehriyyun Allahsız bir Evren ve Tesadüfler'e bağlı bir Hayat İddiasında bulunanlardır

Tabiiyyun, Allah’ın Varlığı'İtiraf'a zorlayan Özellik ve Hikmetler'e, Canlılar Alemi'ndeki Tedkikleri Sonucunda Vakıf olanlardır. Bunlar Ahiret'in Varlığını, Cennet, Cehennem, Qıyamet ve Hesap Günü'İnkar edip, İbadet, Sevap ve Günah Mefhumlar'ını reddetmişlerdir.

İlahiyyun, her iki Guruh'un dışında, onları reddeden ve Fikirler'indeki Çarpıklıklar'ı Deliller'le ortaya koyan Filozoflar'dır.

O Kelam, Batınilik, Felsefe ve Tasavvuf'u inceledikten sonra Hakikat'e ulaşmak için bunların Kifayetsiz olduğunu ileri sürdü. Ona göre Akla dayanan Matematik, Mantık, Tabiat İlimleri ve Felsefe, Haqiqat'e ulaşmak için bir Vasıta değildir. Yine O’na  göre Ahlak ‘Fenafillah’a ulaşmaktır. O, İnsan'da biri Dünya'ya çevrili Dış göz, diğeri Manevi İşler'e yönelmiş İç göz olduğunu söyler.

İman'daki dereceyi üç Kısma ayırır:

1.Avam'ın İmanı, Muqallidler (iman-ı Taklidi)

2.İstidlal tarikiyle iman (sınırlı aklın ortaya çıkardığı yine taklidi bir iman)

3.Nuru görenlerin, hakikate  erenleri (Tahkiki) imanı. [12]

 

El-Munkız: [13]

Felsefeciler’le Tâlimiyeciler’e karşı yazdı. [14]

Kitab'ın Sonunda bunu açıkça anlatır. Gerçi başka Konular'a da Temas eder.

Bunlar Haqiqatler'in Akıl ile İspat olunabileceğini kabul etmezler. Herşeyi, Mâsum bir Muallim'den öğrenmek gerekir, derler. Bu Muallim, Ali Evladı’dır. Kendini belli etmeyerek Memleketler'i dolaşırlar. Dâiler onların Mezhepler'ini yayarlar. Hassan Sabbah bunlardan biridir.

O , Ehl-i Talim’in Muallim'e İhtiyaç vardır, Görüşünü kabul eder.  Ancak Muallim Peygamber’dir. Aklî Muhakeme ile Haqiqatler'e erişileceğini imkansız sayar. Bu sebeble İbnu Sina ve el-Farabi’nin Felsefe'deki Qudretler'ini İtiraf etmekle beraber onları eleştirir:

El-Gazali’nin bu Kitap’ta İhsasat ile Akliyat’a tam güvenmeme Yolunu savundu. [15]

 

Safsata’ya kapılarak İlimler'i İnkar ettiğime dair’ başlıklı Kısımda bir Müddet Temelli Bilgi edininceye kadar Bütün Bilgiler'den Şüphe eder. Nihâyet Zarurî yani Delil'e Muhtaç olmayan Bedihî Bilgiler'i Temelli Bilgi olarak Kabul edip Şüphecilik'ten kurtulmuş, kendisini Şüphecilik'ten kurtardığı için Allah’a hamdetmiştir.

 

MEŞŞAİ YETERSİZLİK

      

    a) Varlıkbilim:

    Aristoteles'de (ö.MÖ 322) Allah'ın Yaratma, İrade, Varlığa Müdahale ederek onu Yönetme ve Cüzler'e ilişkin Bilgisi olduğu Yolunda Aykırı Argumanlar vardı. O Allah'ı Aqıl, aqleden ve Aqledilen Varlık olarak tanımlıyordu. O'na göre Kamil Bilgi , Allah'ın kendi Zatına İlişkin olandı. Tanrı da kendi Zat'ından başkasını aqledemez ve bilemezdi. Tanrı'nın Aqlı, Zat'ı ile Zat'ından ve Zat'ı içindir. Mantıq, en üstün Bilgi'nin bizim içinde yaşadığımız Evren'in Bilgisi olduğu Fikrini Qabul edemez. İlah'ı Eksik bir İdraq'tan Tenzih etmeli. Üstün İlahi idraq ise ancak Varlık Bilgisi'dir. İlahi Zat'ından, kendi Varlığından başka Üstün ve Kamil Varlık olamayacağına göre, Tanrı'nın Bilgisi yalnız kendi Zat'ına ilişkin bir Bilgi olmalıydı.[16]

         İbnu Hazm Allah'ı bu şekilde Sınırlı bir Tanıma yerleştirmenin İnancı sarsacağını söyler. Allah'ın yarattıkları arasında yalnızca Külli Şeyler'le ilgilenmez,  Varlık Alemi'nde Cereyan eden Herşey Allah'ın hem Qudreti hem de Bilgisinin içindedir. O'nun görmediği, bilmediği ve Qudret'inin yetmediği Şey Tasavvur edilemez.[17]

    1. Allah'ın bilgisi külli ise, bu durumda cüzilerin kapsamında kalan insanların ve onların sosyal hayatında merkezi bir önem taşıyan adaletin anlamı nedir? İnsanlar arası ilişkilerin küllilerin bilgisine göre düzenlenmesini sağlayacak merci nedir? Burada Grek Din ve Tanrı telakkilerinden kaynaklanan bir zorluk var. Sözkonusu  telakkiye göre Tanrı, evreni zamanda bir kere harekete geçirmiş ve onu kendi yasalarına göre işleyen doğal, aynı zamanda determinist bir sürece terketti.

    Allah, sadece Varlığı yaratmakla kalmadı, onu düzenledi ve her an Qudret ve İradesi altında Müdahale'ye açık tuttu. Üstelik Yaratılış'ın Zaman'da bir kere başladığına ve bundan sonra salt Yasalar'la sürdüğüne dair Delilimiz yok. [18]

Bu Kozmoloji ile Sınırlı kalmıyor, Ahlaki ve Sosyal Sonuçlar doğuruyor.

       Tanrı, Kozmik Düzeni işleten Yasalar'ı kendisi koymamışsa, Sosyal Hayatı düzenleyecek Yasalar da koyamazdı. Şeriat'la gelen Peygamberler'in Haqiqi Fonksiyonları ne olacaktı. Ayrıntı'dan Habersiz bir Tanrı, İnsan'ın ve Toplum'un bu Düzey'deki Gelişmeler'inden, İhtiyaç ve Sorunlar'ından, Fıtratlar'ına Uygun Talep ve Beklentiler'inden de Haberi olmazdı. O zaman Vahyler'in de İlahi bir temeli düşünülemezdi.

      Oysa Allah Herşey'e Muttali'dir, Sineler'in gizlediklerini bilir.

         2. Allahın yalnızca Külliler'i bilmesi Varsayımı İnsan ile Allah arasındaki doğrudan veya dolaylı İlişkiler'i İmkansız kılar. Sadece kendini bilen bir Tanrı'nın  kendisi dışındakilere İlgi duyması beklenemez. Bu durumda Allah'ın Peygamberler aracılığıyla İnsan'a seslenmesi veya kendisinden Yardım ve Desdek bekleyen Kuluna İcabet'i Maqul olmaz. Bu Dinler'in Temeline Aykırı'dır. İlahi İrade'yi sınırlar. Bilgi olmayan yerde İrade de olmaz. Bilinci kendinden ibaret bir Tanrı olamaz.[19]

       3.Külli ve Cüzi Kavramları İnsanlar için kullanıldığında Açıklayıcı'dır. Allah için bunların başladığı bittiği bir Sınır olamaz.

 

    Meşşailer, Aristoculuk yanında Yeni-Platonculuk'tan Kaynak alan İlk Akıl, Nefs türünden Teoriler eklediler.

        Bu Kurama göre  Gök Küreleri'nin bu Nefisleri Tikeller'i biliyor ve onlara Etki ediyordu. Bu bir bakıma Tümeller'de biten Allah'ın Bilgisi'nden Söz konusu Aracılar Vasıtasıyla Varlığa yayılmasını Mümkün kılan bir Teori'ydi. Ancak burada da Önemli bir Zorluk çıkıyor. Allah'a ait olması gereken bir Qudret ve İrade'ye başka Aracılar Ortak ediliyordu. Bu Aracılar'ın Niteliği, birbirleriyle ve Allah ile İlişkileri kuşkusuz tanımlanmıştı ama yine de bütün bu Tanımlar ve Açıklamalar Tatminkar olmaktan uzaktı.

    Platonculuk'tan kaynaklanan ve Allah'ın Dünya'da kendileri Aracılığıyla iş gördüğü ve Yaratıklar'ıyla İlişki kurduğu ikinci derece'den bir Tanrılar Hiyerarşisi'nin varlığı Müslümanlar yanında Hristiyanlarca da reddedildi.

        Nasuriddin et-Tusi Tasavvurat Risalesi’nde derki: " Bana göre Varlığın Kaynağı Bir'dir, yani yüce Allah'ın İradesi'dir, buna da Kelime denilir. Yaratıcı İrade'nin doğrudan ve hiçbir Aracı olmaksızın Varlığa getirdiği ilk Akıldır. Öteki Yaratıklar, Allah'ın İrade'siyle Farklı Aracılar var olmuşlardır. Böylece Nefs, Aqıl ve Heyula, Tabiat ve Madde'de (Nefs) Vasıtasıyla Varlığa gelmiştir." [20]

       Meşşailer, Aristoteles'in Evren'in Ezeliliği Görüşünü alırken buna Yeni Platonculuğun Görüşlerini eklediler. Feyz ve Sudur Önemli Fonksiyonlar gördüler. Buna rağmen şu Proplemler vardı:

    a.Allah'tan Sudur veya Fuyuz olmuşsa, bu Taşma Olayı'nda Allah'ın İradesinin olmaması gerekir. Eğer Varlık Allah'ın İradesi dışında bir tür Taşma veya Fışkırma ile oluşmuşsa Allah'ın Varlık üzerinde herhangi bir Etki, Müdahale ve Tasarruf'ta bulunmasının Mantıqi  bir temeli yoktur. Bu Varlık içinde Eylem'de bulunan İnsan ve onun kendi Seçimi Sonucunda yapıp ettikleri bakımından doğru'dur. Bu durumda İyi Davranış'a Ödül, Kötü Davranış'a Ceza, Doğruyol'a yöneltme, Hidayet ve Azab verme gibi Ahlaki ve Huquqi Normlar'ın Temeli de olamazdı.

        b.Zorunlu Sudur eden Varlık'ta Herşeyin, İlahi Nitelikte ve kimlikte olması Mantıqi bir Zorunluluk'tur. Bu temel Ontolojik bir Kural'dır. Bu durumda Kötülük, Adaletsizlik, Zulüm, Günah, Sömürü, Şer ve Yalan da İlahi bir Kökene dayanmalı değil miydi? Ancak Peygamberler'e gelen Vahiyler'in tümünde bütün bunlar yerilmiş, her Suç ve Günaha Çeşitli Cezalar Taqdir edildi.

    Kötülüğün Kaynağı İnsan ise, Tabiat'taki Nesneler'in birbirlerine dönüşmesi ile oluşan ve son Tahlil'de Tabiat'ın bir Parçası olan İnsan bu Kötülükleri nasıl yapabilir?

         c.Teori Katı veya yumuşatılmış bir Determinizm'i öngörür. Çünkü mantıki olarak Sudur'la birlikte, Herşey Mekanik ve Zorunlu olarak bir Sebep-Sonuç İlişkisi içinde kendini gerçekleştirir ve böylelikle Sonsuza doğru akıp gider. Sebeb Sonuç Zorunlu ise, Varlık ne Zaman ve hangi Durumda sona erecek, Kur'an'ın Haber verdiği Kıyamet nasıl kopar, Dağlar nasıl Pamuk gibi savrulur?

    Varlığın bir Sudur'la taşması, Kaynağında kendisine kodlanmış Yasalar'a Uygun bir Süreç içinde Devam etmesi olduğuna göre, Allah'ın Tarih'e Müdahalesi, Herşeyin O'nun İnayetine Muhtaç olması gerekmezdi.

       el-Gazali hem Sudur Teorisi'ni Kabul etmek hem de Allah'ın geçmiş, İimdiki Zaman'da ve Gelecek'te olan Herşeyi bildiğini düşünmek Mümkün değil, der. Açıktır ki, Sudur Olayı'nda İrade değil, Zorunluluk var; Güneş Işığı'nın Güneş'ten Sudur etmesi gibi, eğer Varlık Allah'tan Sudur etmişse bunda Allah'ın Dahlinin olmaması gerekir. Bu durumda kendisinden Sadır olanları da bilemez. Bu İnsan'ı Tanrı’dan Üstün yapardı.[21]

    Bulaç, Zaman'ın , Varlığın Determine edilmesi konusunda Eş'ari Kelamı'nı doğruladığına inanır.[22]

 

                b)Ahiret

    Aristoteles Felsefesi'nde Ahiret İnancı yoktur. Belirli bir Süre  Dünya Hayatı yaşayan İnsan'ın Ölüm'den sonra Bireysel Ruh'unun ne olduğu konusu da son derece Mübhem'dir. Tevhid, Risalet ve Ahiret İnancı'na Dayalı Öğreti ise açık Şeyler söyler.

        Hükema'da bu İnançları savundular. Ancak Aristoteless Felsefesi'nin Dayanağını Teşkil eden Kavramsal Çerçeve ile Uyum sağlaması çok zordu. el-Gazali bu noktadan Hucum etti. Filozoflarımız Diriliş'i ve Ahiret'i İnkar etmediler. Onlar da Kişinin  Hesab'a çekileceğini Kabul ettiler. Ama onu Ruhi gördüler. el-Gazali Beden'in işlediği Suç'un Nedeni bir Cezası olması gerektiğini söyler.

    Tehafut'ta, Ölüm'den sonraki Diriliş'le birlikte Nefs'in Beden'e döndürülebileceği Varsayımını Yabana atmaz. Burada sözkonusu olan bedenin niteliği veya ne olacağı önemli değildir; bu ilk bedenin maddesinden olabileceği gibi bir başka şeyin maddesinden de olabilir. Çünkü burada bedenden çok, beden aracılığıyla arzu eden nefis önemlidir.

         Meşşailer buna cevap verdilerse de ahlaki açıdan doğan sorun ortada kaldı. Çünkü eğer haşr fiziksel değilse bu suçu yaygınlaştırırdı. Umursazlığı ve boşvermeyi, gevşekliği doğurur. Kitapda maddi tasvirler kullanıldı. Allah insanları sadece korkutmak istedi denemez.

 

          c)Nübüvvet

        Hariciler’den Fudayliye Allah'ın sonradan Kafir olacağını bildiği birini Elçi yapmasını, Haşevilerden bazısı da önceleri Kafir olan birini Peygamber yapabileceğini söylerler.[23]

    Meşşailer Vahy'i İnkar etmeksizin Aql'ın Haqiqat'ı bulabileceğini söylemişlerdi. Filozoflar Cebrail ile değil ama Faal Aqıl ile İlişki'ye geçiyorlardı. Rasuller Allah tarafından seçilirler. el-Mevdudi Meşşailer gibi Vahy almadan da İnsan'ın Haqiqat'i öğrenebileceğini söyler.[24]

 

11/Hud suresi 17.ayet buna Delil kabul edilir. Rasulullah’ında böyle bir durumda olduğunu düşünür Üstad. Oysa 42/eş-Şura

suresi  52.ayet O'nun daha önce Kitap ve İman bilmediğini söyler.

    Ama Pythagoras ile Parmenides, Heraklites ile Sokrates, Platon ile Aristoteles niye tartıştılar?

           Mucizeler, Flozofları uğraştırdı.

 

         Meşşai Eleştirileri:

 

     el-Munkız'de anlattığına göre önce Felsefe'yi Red ve İptal edenler bu işi bilerek değil, körü körüne yapmışlardı. Felsefe bilmeyen  Kelamcılar'ın yaptıkları Tenkitler bu Sebeble fazla Tesirli olmadı, O İlkin Felsefe çalıştı.  2 Yıl Aralıksız Felsefe öğrenmek için, zaman harcadı. Maqasıdu'l-Felasife isimli Eser'inde Felsefe’yi Tenkit etmemiş, sadece anlatmıştır.  sonra Tehafütü'l-Felasife  adlı  Eseriyle Meşşai Felsefe'ye karşı çıktı . Bu Konudaki Reddiyeleri, Meseleleri gayet iyi bilen bir  Alim'in Reddiyeler'idir. Körü körüne ve basitce değildir. Devrindeki Filozoflar kadar Felsefe bilmekte idi. Onlara karşı Baskın çıkmasının sebebi Felsefe   Bilgisi'nin Derinliğidir.

       el-Gazali'nin Felsefe'yi Red ve Tenkit için  İleri sürdüğü Deliller'de Orjinaller vardı. Eleştirilerini 20 Madde'de  topladı.

       1.Filozoflar'ın, "Alem Ezeli  ve kadim'dir" demeleri Batıl'dır, Küfri gerektirir. Alem, kadim değil, Mahluk ve Hadis'tir.

       2.Filozoflar'ın, " Allah Cüziyat'ı Cüziyat olması İtibariyle bilmez, belki Külli yoldan bilir" demeleri  de Batıl olup Küfrü gerektirir.

       3.Filozoflar'ın  "Haşir Cismani değil, Ruhani olacaktır" demeleri de Küfrü gerektiren Batıl  bir Fikir'dir.

       (Bu 3 Madde'den dolayı onları Tekfir etti.)

       4. Filozoflar'ın "Allah Mucib'in bi'z-Zat'tır, Fail-i Muhtar değildir" demeleri Batıl'dır.

       5.Filozoflar'ın, Alem'in Ebedi  olması konusundaki Fikirleri  Batıl'dır.

       6.Filozoflar'ın, "Allah Sani-i Alem'dir, Kainat onun Sun'unun Eseridir" demeleri Hilekarlık'dır, Gerçek Fikir ve İnançlarını  gizlemek için  söylenmiş bir Söz'dür.

       7.Filozoflar, Alem'in Sanii ve Yaratıcısını İspat  etmekten Aciz'dirler. İmkan Delili Allah'ın Varlığını İspat için Yeterli değildir.

       8.Filozoflar, Allah'ın Bir olduğunu ispat edemezler, bu Konuda Sağlam Deliller getiremezler.

       9. Allah'ın Sıfatlar'ını Kabul etmemeleri Batıl'dır.

       10."Zat-ı Evvel, Cins ve Fasl altına girmez" demeleri Batıl'dır.

       11."Evvel, yani Allah, Mahiyetsiz Saf Vucut'tur" demeleri  Batıl'dır.

       12.Allah'ın Cisim  olmadığını İspat'tan  Aciz'dirler, bu Konuda  Deliller'i yoktur.

     13.Filozoflar'ın  Görüşleri sonunda Allah'ın İnkar edilmesi sonucunu doğurur.

       14.Allah'ın Zatını bildiği  İspat'tan Aciz'dirler.

       15.Allah'ın  başkasını bildiğini İspat etmeye Güçleri yetmez.

       16."Sema, İrade'siyle Hareket etmektir" demeleri Batıl'dır

     17."Sema'nın İrade  ile Hareket etmesinin bir  Gayesi ve Maqsadı vardır" şeklindeki İddiaları Asılsız'dır.

       18."Semavi Nefisler bu Alem'deki bütün  Cüziyat'ı  bilir" demeleri Batıl'dır.

       19.Harikulade  Halleri, yani Mucize ve Kerametleri İmkansız görmeleri Batıl'dır.

       20."İnsan Nefsi, kendi kendine var olan bir Cevher'dir, Cisim ve Araz değildir"  Konusunda  Geçerli Deliller'e Sahip değillerdir.

       21.Beşeri Nefs ve Ruhlar'ın Fani  oluşunu İmkansız görmeleri Batıl'dır.

       İlk Maddeler dışındaki Fikirlerini  Mu'tezile'nin Bid'atları Cinsinden görür. el-Gazali  Mu'cize'nin ve Kerametler'in, özellikle Allah'ın Faili Muhtar oluşunu İspat için İcabiyye ve Muayyine  denilen ve Bütün  İlimler'e Temel Teşkil eden  Determinizm Fikrini Temelden yıkmaya, kötülemeye, Kökünden çürütmeye  ve bu Konuda Fikirlerini  Son Haddine götürmeye olanca Gücü ile çalıştı. "Allah'ın  Fiilleri'nin bir Hikmet'i, İllet'i ve Gayesi yoktur" diyecek kadar. Ona göre gerçi Buğday Tohumu'ndan hep Buğday  biter, Arpa  bitmez, Deve yine Deve doğurur, Fare doğurmaz. Ama bizim gördüğümüz bu İttırad ve Süreklilik bir Zaruret'tin  Sonucu olmayıp  Zihin Alışkanlığı'nın Sonucudur. Durum tersine olarak da Vaki olur, buna Mani yoktur. Bu Anlayış Tasavvuf'un Yolunu açtı. Öyleki el-Maturidi Muhit'inde, Allah'ın Filleri'nde Hikmet, İllet, Fayda ve Gaye bulunmadığını Esas alan Aqıdeler bile Yaşama İmkanı bulamadı, el-Gazali Baskın çıktı.

       Hadimul-Felasife olarak bilinmesine rağmen o Felsefe'ye İlgi uyandırmış oldu. Sünni Medreseler’e Felsefe girmiş oldu.

       "el-Kindi, el-Farabi, İbnu Sina gibi Filozoflar tarafından Temsil edilen  Meşşailik’e en Ciddi, en İlmi, en Makul,  en Tesirli Tenkitleri yöneltti.  Tenkitleri Güçlü, İtirazları Tesirli'ydi. Bizzat kendisi hakkında Kelamcı  Ebu Bekr ibnu Arabi şöyle düşünür: "Emrezahu'ş-Şifa" (el-Gazaliyi Hasta eden İbnu Sina'nın eş-Şifa isimli Eser'dir.)

       Ya Filozoflar? İbnu Rüşd, Kelam'ın İnsan'ı en  son  olarak ulaştıracağı yerin Şüphe ve Şaşkınlık olduğunu söyler. el-Amidi ve el-Gazali'nin vardıkları son nokta buydu.   

 

       Ömrünün Sonlarında Sufiliğe meyleden Keşf ve İlham'ı anlamaya çalışan el-Gazali, el-Mazeri  ve et-Tartuşi tarafından Mişkatu'l-Envar ve İhya adlı  Eserler'inin yakılması istenecek kadar eleştirildi. Mustafa Sabri'ye  göre O, "Affedilmez ve küçümsenmez Hatalar'ın sahibi olan kişi" dir.[25]

 

       "Kade'l-İhya en yekune Kur'anen"

       (İhya hemen hemen bir Kur'an'dır)

       Ünlü Sufi, Kitab'ı sevenlerce böyle anıldı. Bir  Bilgi  Kanalı olarak sözkonusu Kitabı'nda  Aynu'l-kalb'den Söz eder.[26]

       İnsan'da Dış Alem'e bakan bir Baş gözü bulunduğu gibi, bir de İç Alem'e bakan  alb Gözü vardır. Bu Göz

       1.Çocuklar'da olduğu gibi Eksiklik

       2.Fasıq  ve Facirler'de olduğu gibi Günah

       3.Yanlış Yola Çevirme

       4.Taqlid ve Taasub'a Dayanan Bilgiler

       5.Usul bilmeme  gibi

       Perdeler'in  hepsiyle veya bir kısmıyla Örtülü  olabilir. Onun için Mana  Alemini göremez. Hicab kalkarsa Melekut Alemi Temaşa edilebilir. Bunun için Kalb'in Tasfiye edilmesi gerekir. Artık bu Qalp  Manevi Gerçeklikleri yansıtabilir.

       Sonra Sufiler arasındaki Meşhur 2 Misali anlatır.

       1.Bir Padişah  Rekabet Hali'nde olan Çin ve Rum Sanatkarları'na bir Salon'un Karşılıklı  iki Duvarını süslemeleri  Görevini verir. Sanatkarlar'ın birbirini Kopya  etmemeleri için araya bir Perde  çekilir. Rumlar aylarca çalışarak kendi Duvarlarını Çeşitli Dekorlar'la Rengarek  süslerler. Çinliler ise Tezyinat yapma yerine Karşı Duvarı Temizleme ve Cilalama işi  ile  Meşgul olurlar. Verilen Süre bitince Padişah gelir, Perde'yi kaldırtır. Perde kalkınca Rumlar'ın taptıkları Tezyinat'ın, karşı taraftaki Cilalı  Duvar'da aynen Aks ettiği görülür. Bu Cazip  Motifler,  Desenler ve Dekorlar, Göz alıcı Cilalı Duvar'da daha da Şaşalı ve Göz Kamaştırıcı şekilde görünür. Bu Misalde Rumlar  Zahir Uleması'nı, Çinliler Tasfiye Ehli olan Sufileri Temsil ederler. Qalb Kir'den ve Pas'tan temizlendi mi, Dini, Ahlaki, Manevi  ve İlahi Haqiqatler ortaya  kendiliğinden akseder, pırıl pırıl  parlar,  Açık ve Seçik olarak görülür.

       2.Göl  İstiaresi. Bir Göl'deki Sular  iki Kaynak'tan beslenir. 1.Çay, Dere, Çeşme, Kar suyu ve Yağmur gibi dış Kaynaklar'dan gelen Sular. 2.  Göl'ün  Dibinden gelen Sular Bulanık,  Pis ve Değişik Nitelikte olduğu halde, İç Kaynak'tan fışkıran Sular Temiz, Berrak ve aynı Tür'den olur. Göl'deki Su'yu Arı, Duru ve Temiz hale hetirmek  için, Dış Kaynaklar'la olan  İrtibat'ını kesmek gerekir.

       Bu Misalde; Göl'e Dış Kaynaklar'dan gelen Sular  Zahiri İlimleri, İç Kaynaklar'dan fışkıran  Sular İlham ve Marifet'i Temsil etmektedir. Gece'nin Karanlıklar'ında, Halvethaneler'de, Issız ve kimsesiz yerler'de Dış Dünya ile İlgilerini kesen,  BDuyu Organı, Mantıq'a dayanan Aql'ın  İstidlali ve Naqli Bilgiler'le İrtibatlarını kesen Sufiler İç Dünyaları'na yönelerek Derin Teemmül ve Tefekkürler'e dalarlar. Bu Hal içinde Varlığın  Haqiqat'ini ve İnsanlığın Sırrını kavramaya çalışırlar. Değişmeyen Ezeli ve Ebedi Gerçeğe ulaşmanın en Emin Yolunun bu tür Murakebe Halleri olduğuna inanıyorlar."

       Aynı Kitab'ın Tevekkül Bahsinde Tevhid'in 4 Mertebesinden bahseder:

      "1-Ceviz'in dışındaki Yeşil Kavuk (Kışrıl-Kışr)

       2-Yeşil Kabuğun altındaki Sert Kabuk (Kışr)

       3- Ceviz'in İçi (Lübb)

       4-Ceviz İçinde bulunan Yağ. (Lübbü'l- Lübb)"

     el-Munkiz'de Aql'a olan Güveni sarmıştı.  İhya'da şöyle yazdı:" Kelam ve Cedel'den son derece sakınmak gerekir. Zira Kelam ve Cedel gibi İlimler'in  karıştırdığı düzenlediğinden, bozduğu  düzelttiğinden daha  fazladır. Kelam ve Cedel'le Aqıde'yi  sağlamlaştırmaya çalışanlar, Demir bir Çekiş'le bir Ağacı düzeltmek isteyenlere benzer. Çekiç Ağacı düzeltmez, tersine daha da Pürüzlü hale getirir. Salah ve Taqwa Sahibi olan Halq'ın Aqidesini Kelamcılar'ın Aqıdesinden çok daha Sağlamdır. Kelamcı'nın Aqıdesi, en Hafif  Rüzgar'ın bile bir o yana, bir bu yana savurduğu İpliğe benzerken, Halq'ın Aqıdesi en Şiddetli  Fırtınalar'ın bile sarsamadığı Uludağlar'a benzer."[27]

 

Ebu Bekir ibnu  Arabi, bu Konular'da el-Gazali'ye Muhalefet etmiş ve "Hocamız el-Gazali Felsefe’nin içine daldı, sonra çıkmak istedi ama  buna Gücü yetmedi" demişti.

 

Siracüddin Qazvini  (804/1401) el-Munteka'da Mantıq'ın Haram olduğunu söyledi. el-Gazali'nin'de sonradan bu Görüşe döndüğünü İddia etti.[28]

 

    el-Gazali onların Kanaatlarını şöyle özetler:" Selef'ten Hadis Ehli, Kelam’ın Zemmi üzerinde İttifak etmişlerdir. Bu Konuda onlardan naqlolunan ve Şiddete Delalet eden Haberler'in Haddi Hesabı yoktur. Onlara göre Sahabe, başkalarına nisbetle Gerçekler'e daha Vaqıf, Lafızlar'ın Terkibi bakımından daha Fasih olmalarına rağmen Kelam’dan Tevellüd edecek Şerr'i çok iyi bildikleri için bu Mevzu'da Sukut etmişlerdir. Nitekim Peygamber a., bu Mesele'nin Derinliğine inenlerin Helak olduklarını söylemiştir. Diğer taraftan, eğer Kelam Din'den olsa idi, Peygamber'in emrettiği, Yolunu ve Usulünü yücelttiği Mensupları'yla birkikte övdüğü en önemli Meseleler'den biri olurdu. Halbuki o, İstincaı öğretmiş, Faraiz İlmi'ni öğrenmeyi Teşvik etmiş, onları övmüş, fakat Qader üzerine Kelam'dan nehyetmiştir. Sahabe bu Yol üzerinde yürümüş, Hocalar'ının öğrettiği Meseleler'e yapılacak her hangi bir Fazlalığın, Zulüm ve İsyan olduğuna inanmışlardır. Tabiun’da kendi Hocaları olan Sahabe'nin Yolunda yürümeğe devam etmiş ve her Mesele'de onlara tabi olmuşlardır."

 

         el-Gazali: (ö.505)" Zalim Sultan'ın Görev'den çekilmesi gerekir. O ya Görev'inden çekilir, ya da Görev'inden uzaklaştırılması gerekli olur.. Gerçek Görüşte o Sultan değildir." [29]

el-Gazali'ye göre Cedel'i ilk kullanan Hz. Ali'di

el-Farabi'nin Kozmogoni kanaati el-Gazali (1111) tarafından eleştirildi. Bütün Hucumuna rağmen O'nun Etkisinde kaldı.

el-Gazali Felsefecileri "Alem'in Qıdemi"ne ilişkin Görüşler'inden dolayı eleştirirken el-Kindi'yi anar.

       İbnu Sina Ruhlar'ın Sudur ettikleri ilk İlke'ywe dönmeleridir. el-Gazali tarafından eleştirilmiştir.

İbnu Bacce Risaletu'l-Veda'da el-Gazali'nin Görüşlerini Derinlemesine ele alır ve kimi Görüşlerini eleştirir. Yer yer Hayranlığını belirterek O'nu över.

el-Gazali, Eşya'nın Haqiqati'nin ve Varoluşunun Derin Hikmet ve Anlam'ının "Qalb Gözü" Adını verdiği Özel ve Deruni bir Biliş ve Görüş Yoluyla elde edilebileceğini söyler. İnsan'ın Haqiqat'ın Bilgisine ulaşması, bir çok Manevi Tecrübeler ve Aşamalar geçirirken elde edeceği Başarılar'a bağlıdır. el-Gazali, Manevi Tecrübe'nin ilk Aşama'sında Halvet'i Şart koşar.

el-Gazali'ye göre Kişi, önce Çevresinde Hazır Bilgiler bulur, gelişip İzlenim Sahibi oldukça Aqli Yetenekler'iyle birtakım Bilgiler edinir. Ancak Nihai Gaye olan Haqiqat'ın Bilgisi'ni salt Aqıl'la kavrayamaz; çünkü  Aqlın kendisi Zamanla ve Mekanla Snırlı'dır. Haqiqat ise Zamanı ve Mekanı kuşatmakla birlikte onu aşar, Aşkın bir İlke'yi içerir. İşte Aql'ın Güçsüz düştüğü yerde Manevi İdraq başlar. İnsan'ın asıl Muhtaç olduğu Bilgi, bu İdraq ile elde edilen Bilgi'dir.[30]

 

el-Gazali'de bir takım Çelişkiler, birbirini tutmaz Sözler Tesbit edilebilir. Bir yerde Küfr'ü gerektirdiğini söylediği bir şeyi başka bir yerde Mubah kılar. Tehafut'ta Cismani Haşr'a ilişkin Görüşler'inden dolayı Felsefeciler'i Tekfir ederken, Mizan da Felsefeciler'nin bu Konu'daki Görüşleri ile Sufiler'in Görüşler'inin Benzerlik gösterdiğini, Munkız'da ise kendi İnançlar'ından Tasavvuf Önderleri'nin İnançlar'ıyla Uygunluk içinde olduğunu söyler.

el-Gazali Faysalu't-Tefrika'da Varlığın 5 tür İzah şeklini verir.

 

        el-Gazali önce Maqasıdu'l-Felasife'yi yazdı. Bu Eser'inde Filozoflar'ın Fikirlerini Halq'a açıkladı. Sonra Fikirler'inden caydı, bir Felsefe Dönmesi Hali­ne deldi. Tehafut'ta Filozoflar'ı Tekfir etti. Cevahiru'l-Qur'an Adıyla yazdığı Eser'de, Tehafut'taki Sözler Cedel Kabilindendir. Haq olan Fikir ve İnançlar el-Mazmun ala gayri Ehlihi isimli Eser'indedir.[31] Daha sonra Mişkatu'l-Envar[32] isimli Eser'inin İlahiyat bah­sinde Filozofların İnançlarını açıkca benimsedi.[33] Halbuki Filozoflar, Allah Cüziyat'ı bilmez, diye bir şey söylememişlerdir."       

    Mizanul-Amel'de "İrfan Sahibi Sufiler Haşr'ın Ruhani olduğuna Kani olmuşlardır." der.[34] el-Munkız'de kendisinin Sufi olduğunu söyler. En Önemli olan üç Mesele'de iki Taraf arasındaki Fark ve Görüş Ayrılığı bu kadar Basit olursa, diğer temel Meseleler'de daha da Basit olacağı açıktır.

        el-Gazali: "İnsanlar Fıqıh Kavramında Değişiklik yaptılar, onu Fetvalar, bu Fetvalar'ın İç Yüzünü anlama ve onların İlletler'ini bulma Anlamında kullanıyorlar. Halbuki Fıqıh ilk Dönemler'de Ahiret Bilgisi ve Nefs'in Kötülüklerini bilme Anlamında kullanılıyordu."

         el-Gazali Kelime'nin başka Anlamlar'a kaydırılmasına, Fetva Külliyatı'nı ezberlemeye Tahsis edilmesine bozulur. Anlam'ın nasıl daraltılıp özelleştirildiğini gösterir. "Oysa" der, "O Kelime, Ahiret'e giden Yol'da, Nefs'in nasıl zinetlendiğinin Bilgisini anlatırdı. 9/et-Tevbe 122'deki "Korkutma" ancak böyle sağlanabilirdi. Yoksa Talaq'ın, İcar'ın Detayında Uzmanlaşma değil. Araf 179 daki fıqhetmeyen Qalp, bu Külliyat'ı ezberlemeyen Qalp değildir. el-Gazali Ömrüne Yemin ederek Kelime'nin Fehm ile aynı Anlam'da olduğunu söyler. Araplar'ın Şiveler'inden buna Delil getirir. Rasul'ün "Alimdirler, Hakimdirler, Faqihtirler" diye övdüğü Topluluk için Kelime'nin ancak bu Anlam'da kullanılabileceğine dikkat çeker. Yine Rasul'ün Dilinden gerçekten fıqheden İnsanlar'ı "Allah'ın Azabı'ndan Emin kılmayan, Cennet'inden Ümit kestirmeyen" İnsanlar olarak  tanımladığını söyler. Ferhad es-Senci, Basra'lı Hasan'a "kendisinin Sözlerine İtiraz eden Faqihler'den" bahsedince Hasan şöyle der: "Ey Ferhadcik, sen bu Gözlerinle Faqih mi gördün sanırsın, Faqih dediğin Dünya'ya arka dönüp, Ahiret'e yönelen, Din'ini koruyan, Kusurlar'ını görebilen, Allah'a karşı Kulluğa Devam eden, her türlü Şüpheler'den, Müslimler'in Irzına Göz dikmekten Nefsini koruyacak derecede kaçınan, İnsanlar'ın Malına Tamah etmeyen ve Halq'a Öğütler'de bulunan kimselerdir." el-Gazali, O'nun "Furua ait Fetva veren" demediğine dikkat çeker. "Eskiler bu İlm'e, Ahiret İlmi derlerdi, Şeriat'ta Maqbul olan bu İlm'in İsmiyle kendilerini Şeytan'ın kandırdığına dikkat edin."

el-Gazali Ömrünün Sonlarında Qaleme aldığı Usulu'l-Fıqıh kitabına göre bir Fıqh tedvin edemedenVvefat etti.[35]

 

SİMGESEL TEFSİR 

 

İhvanu’s-Safa’yı el-Münkiz’de ‘Felsefeci Haşeviler’ olarak adlandırdı.  Haşr'ı, diriten Bilgi Yolu'yla Nefis veAqıllar'daki Cehalet ve Sapma'nın giderilmesini ve Musa’nın Asası'nın Firavun’un Sihirbazlar'ının Sihirler'ini yeyip-yutmasını da, İnkarcılar'ın Kuşku ve Tereddüdünü İlahi Belgeler'le İnkarı Mümkün olmayacak bir biçimde gidermesi şeklinde yorumlayan Felsefeciler’e karşı, amansız bir Savaş başlattı. Bu tür bir Yorum, Mısır’lı bir Gurup Düşünür'ün yorumuyla da çakışıyordu.

Fakat el-Gazali, Muqaddes Metinler'in Tefsir'inde, Sözcükler'in Zahiri Anlam'ını aşan her Yorum'u Kesin bir Dil'le reddetmiyordu. Aksine o, İş!in Ehli olan kimselerden Qur’an Lafızlar'ının Yüzeysel Anlamlar'ıyla yetinmeyip onun ötesine geçmelerini istiyor, onlara Selef Alimleri'nin bu Konu'daki Söz ve Düşünceler'inden nasıl yararlanacaklarını öğretiyor ve diyordu ki: ‘Qur’an’ın Anlamı çok Büyük ve Muazzam bir Kavrayış Alanı'dır. Yalnızca Zahiri Tefsiri naqletmek, onu Anlama'nın Sınırı'nı yakalamak değildir.’ [36] Allah’a gereği gibi, şükretmenin zorluğu çerçevesinde ele aldığı 7/el-A’raf 17’nin Tefsir'inde der ki: ‘(Sözlerinin başında saydığı şeyleri kastederek) bütün bunları bilmeyen bir kimse, bu Ayet'in Haqiqi Anlamı'nı ve onun ardında yatan diğer Maqsatlar'ı bilmiyor demektir. Ayet'in Sözcükler'in Zahir'ine dayalı Tefsir'ine gelince, bu İşi Dil'den  anlayan  herkes yapar. Bu da sana Mana'yla Tefsir arasındaki Farkı göstermeye yeter.’ [37]

Rey ile Tefsir'i yasaklayan bazı Rivayetler'i, kişiye yalnızca Geçmiş Kuşaklar'dan naqledilen Tefsir Rivayetleri'ni dayattığı şeklinde anlamak Mümkün değildir. Böyle bir Yaklaşım, Eli kolu bağlar ve İnsan'ı her türlü Tefekkür ve Düşünce Özgürlüğü'nden uzaklaştırır.

İbnu Abbas, İbnu Mesud ve Sahabe'den daha başkaları, Qur’an Tefsir'inde Peygamber’in Görüşüne Müracaat ettikleri ender Haller dışında, hep kendi Özel Görüşlerini açıklamışlardır. Geç Dönemler'de ortaya çıkan Qur’an’ın Batini Tefsir'ine ilişkin Sözler bir yana, bizzat Qur’an’ın kendisi de Allah’ın Kelam'ında yer alan Lafızlar'ın ötesinde yatan Maksat ve Meram'ını anlamaya Davet eder.[38]

İbnu Mesud ‘Öncekilerin ve sonrakilerin Bilgisine sahip olmak isteyen Qur’an üzerinde iyice durup-düşünsün’ derken, bu Söz'üyle yalnızca Zahiri Anlamı kastetmiyordu herhalde. İlimler'in Tümü, Allah’ın Fiil ve Sıfatlar'ının  içindedir. Bu İlimler'in Sonu yoktur. Qur’an’da, bu İlimler'e toptan ve Mücerret bir şekilde İşaret vardır. Semboller ve Çağrışımlar Yolu'yla, dikkatler bu İlimler üzerine çekilir. Tefsir İlmi'nin Görevi, işte Semboller ve Çağrışımlar Yolu'yla İfade edilen bu İlimler'i Lafızlar'ın Derinlikler'ine dalarak Ayrıntılar'ıyla bulup çıkarmak ve Müşahhas hale getirmektir.

Rey'in yasaklanmasının bir tek Anlam'ı vardır. O da, Qur’an’ı kendi Dogmatik Teori ve Tezler'ine uydurmak isteyen Mezhepçiler'in ve doğruluğuna kendilerinin dahi inanmadığı Uydurma Semboller ve İşaretler'le Tefsir yapan Tasavvufçular’ın İstismar'ından uzak tutmak içindir.

Dirayet Tefsirinde Rivayetler'e yapışmanın bir başka Şartı da, Kelimeler'in Filolojik ve Gramatik Anlamlar'ına Vaqıf olma Şartıdır. [39] Bu noktada Rey Yolu'yla varılan Sözkonusu Dilsel Anlamlar'a Aykırı Yorumlar yapmak yasaklanmıştır. Arap Dili'nin Zahiri Lugat Anlamları'na İtibar ve İtimat gerektir. Bu Zahiri Anlamlar'ın ötesinde, Batıni Manalar ve Derinliğine dalarak araştırılması gereken Sırlar Gizli'dir. Bu Anlamlar'ın Zahiri Tefsir'e Aykırı olmaması, bunlarla çelişmemesi, tersine onu tamamlaması ve kişiyi Sözkonusu Zahiri Manalar'ın Özüne ulaştırması gerekir. [40]

Burada el-Gazali’nin Tefsir Konusundaki Alıntılar'dan anlaşılır ki O, Qur’an Tefsir'inde Tasavvufi Yöntem'i onaylıyordu. Fakat O’nun Tasavvufi Tefsir'e gösterdiği Hoşgörü ve verdiği Onay, İşari Tefsir'i kapsamıyordu.

Batıni gelişmesini Göz önünde bulundurmakla birlikte Hayat'ının Farklı Dönemler'inin Farklı Yönelişler'le yorumlanması mümkün olan el-Gazali’nin, bu Konuda da ortaya çıkan kendine Özgünlüğü ve Değişim Süreci'ndeki Düşünceleri arasında Uyumlu bir Tertib'in ve Tekamül'ün olmadığı görülür. Hayat'ının Sonlarında dahi, bir zaman olmuş Rivayet'e dayanmayan Sembolik ve İşari Tefsir'ini şiddetli bir şekilde yermiş ve reddetmiş, bir başka Zaman ve yerde ise yukardakine bezner Açıklamalar yapmıştır. O, 13/er-Ra’d 17 Ayetini, Rivayetler'e başvurma'dan İhvanu’s-Safa’nın Tefsir'ine  [41] yakın bir şekilde açıklar. [42] Bu Yöntemi Hadisler'e de uygular. [43]

el-Gazali, Gizemli ve Kapalı bir Uslup kullandığı Tasavvufi Eserler'inde birçok kez İşari Tefsir'ini Özel bir biçimde kullanır. Risaleler'inden bir çoğunu tamamen bu Uslupla Te’vil ettiği Dini Tezler'e Tahsis eder. Mişkatu’l-Envar’da , Allah’ın Tur Dağın'da Musa’ya Nalinlerini çıkarmasını, çünkü Muqaddes bir Vadi'de olduğunu bildiren 20/TaHa 12 Ayetini  ‘Kim Vahdaniyyet'in Haqiqatini kavramak isterse, onun Dünya ve Ahiret  üzerindeki Düşünceleri Benliğinden kaldırıp atması gerekir’ şeklinde yorumlar. [44]

Benliğin bu tür arındırılması Yorumu en erken Sufiler'den itibaren işlenir. el-Gazali İhya’da bu Konuda çok sayıda Örnek verir. [45]

el-Gazali, Ahiret Hayatı'na Yönelik bir takım Özgün Fikirler Konusunda Te’vil'e dayalı Yorumlar'ı reddeder. O, Fikri Gelişim Süreci'nin Farklı Aşamalar'ında yazdığı Eserler'inde[46]  , özellikle Son Eserler'inden olan İhya’nın 4.cilt 10.Kitab 7.Babı ve Ahiret Hayatı'na ilişkin Risale'sinde, [47]  Hesap Günü ve Ahiret Hayatı'na ilişkin diğer Olaylar  üzerindeki Rivayetleri, Delalet ettikleri Zahiri Anlam'a tamamen Uygun bir şekilde algılamıştır. Özellikle Ahiret Safahatı hakkında Qaleme aldığı bir Risale'sinde, Öte Dünya'ya İlişkin İşler'le ilgili olarak Nass'ı Lafzi Anlam'ının İşaret ettiği Mana'da soyutlayıp Te’vil'e dayalı Yorumlar'ı öne çıkarma Çabalarına Net bir Tavırla karşı çıkar.

 

Te’vil Örnekleri:

Sırat: 78/el-Qalem 42 Ayeti ile ‘Qıyamet Günü Allah SBacağı'nı açar, her Mü’min Erkek ve Kadın Secde eder’ Hadisini şöyle yorumlar: ‘Hadis'in Te’vilinden korkarım, onu İnkar edenlerden yüz çeviririm. Ve yine Ahiret'te Amelleri tartan Mizan’ın Özelliklerini saymaktan sakınırım, Sıfat Uyduranların bu gibi Sözler'ini de yalanlarım’ der. [48] Daha geç bir Eser'inde ise şöyle der:’ Bu Bahiste bir Grup İnsan derine daldı ve Mizan vb. gibi Ahiret'e ait Konular'daki Ayet ve Hadisler'i Te’vil ettiler. Bu tür bir Te’vil, Rivayet Yolu'yla gelmediği için Bid’at'tır. Bu tür Naslar'ı Zahiri Anlam'ından farklı bir biçimde anlamak Mümkün değildir, aksine bunları Zahiri Anlamı üzerine hamletmek Vacip'tir.’ [49]

Onun bu Sözünü başka yerlerde izlediği Yöntemler'de eğer Kanaat değiştirmemişse Şart'a bağlamak gerekir. O da Zahir'i İptal etmeyen İlim'de Derinleşenler'in yaptığı Te'vil'inin Mümkünlüğüdür. Bu sahada Mükaşefe'den yararlanmaktadır. [50]

Sırat’ın  Harfi Tefsiri, Cennet'le Cehennem'i birbirinden ayıran Kıl'dan İnce, Kılıç'tan keskince bir Yola inanmayı gerektirir. Kim Saidler Sınıfına girerse o Sırat’ı Yıldırım gibi geçip Cennet'e girecek, Şakiler Sınıfı'na girenlerse daha İlk Adımlar'ında tökezleyip Sırat Köprüsü üzerinde duramayacak ve Cehennem'e düşeceklerdir.

el-Gazali’nin, Sırat hakkında kullandığı Dil ise Te'villi'dir:’Sırat Haq'tır. Onun Kıl gibi İnce, Kılıç gibi Keskin olduğunu söylemek, onu Vasfetme Açısından Zulüm'dür. Aksine Kıl'ın İnceliğiyle Sırat’ın İnceliği arasında, Kılıc'ın Keskinliği ile  Sırat’ın Keskinliği arasında bir Alaka yoktur. Tıpkı Güneş ile Gölge arasını ayıan ve Gölge'ye de Güneş'e de ait olmayan Geometrik Çizgi arasındaki incelikle, SKılı'nın İnceliği arasında bir Alaka ve Benzerlik olmadığı gibi.’ Bu Sırat, Allah’ın 1/el-Fatiha suresinde ve diğer birçok Ayet'te Beyan ettiği ‘Doğru Yol’dur: İhdina's-Sırata'l-Mustakim. Bu, birbirine Zıt Davranışlar arasındaki Tampon Bölge'dir. Bu Tampon Bölge, İnsan'ı Helak'e uğramaktan korur. Ateş'te kızartılmış Demir bir Çember düşünelim. Bu Çember'in Ortasına bir Karınca düşse, Doğal olarak Ateş'in Sıcaklığını hissedip o Çember'den Uzak duracaktır. Çember'in Merkez'ine yaklaştıkça Ölüm'den uzaklaşacaktır. Onun Çember'in Sıcaklığını hissettiği Yer; işte orasıdır Tampon Bölge. Aynen böyle, İnsan'ın da Ahlaqını korumak için her iki yana sapmadan bu Çizgi üzerinde kalması, Sağa Sola meyletmemesi gerekir. Bunu da ancak Melekler becerebilir. Çünkü, İnsan'ın Sıcaklık'la Serinlik arasındaki Çizgi'yi çok Hassas bir biçimde birbirinden ayırma İmkanı yoktur. Lakin, Amaç ve Niyet'in daima böyle olması gerekir. Bu örnekle örtüşen Anlam'ından dolayı Sırat ‘Kıl'dan İnce’ olarak tanımlandı. Gölge ile Güneş arasındaki Geometrik Çizgi'nin ölçülmesinin Mümkün olmadığı gibi, onun da belli bir Mekan'a kıyaslanması Mümkün değildir. Ortada bir  Zemin olmadığı için, İnsan'ın bu tür bir Çizgi'ye Ayağını basarak Ayakta durması Mümkün değildir. Dolayısıyla Cehennem'e düşmesi kaçınılmazdır.

Lakin, kim bu Orta Çizgi'ye İmkan'ı nisbetince Yakın durmayı başarırsa, o Cennet'e girer. [51] Burada, Hasımlar'ını suçlayan el-Gazali’nin onlara yaklaştığı görülür.

el-Madmunu’l-Kebir ve Cevahiru’l-Qur’an ‘da Grek Felsefesi'ne ait Düşünceleri  , Qur’an’ın Batıni Anlamı'na Temel yaptığı görülür, der Goldziher. [52] İbnu Teymiyye’de eleştirir. [53]

 

Şefaat:

Ahiret'te Mü’minler'in Cezalarının hafifletilmesi için Allah tarafından Peygamber’e Şefaat Yetkisi verilmesi Yolunda Hadisler vardır.  Ehl-i Sünnet’in Sınırlarını daha da genişleterek Peygamber’den başkalarına da tanıdığı Şefaat Yetkisine Mu’tezile temelden karşı çıkmıştı.

el-Gazali şöyle der:’ Peygamberler'in ve Veliler’in Şefaat'ine gelince.. Şefaat bir Nur'dur ki, İlahi Kaynak'tan Peygamberlik   Cevheri üzerine doğar. Buradan da Güçlü Sevgi, Sünnetler'e devam, Nebi’ye  Sürekli Salat getirmek suretiyle, Peygamberlik Cevher'iyle kurduğu iİişki Oranında başkalarına ulaşır. Bunun Örneği, Güneş Işığı'nın Su'ya Yansımasıdır. Güneş'in Su'daki Işığı bir Duvar'a yansıyacak olsa, bu Yansıma'nın Şiddeti Duvar'ın o Su'ya Yakınlığı ya da Uzaklığıyla Orantılı olur. Su'yun Duvar'la olan bu İlişkisi Duvar'ın Diğer Yüzeyler'inden soyutlanmıştır. Işık sadece Duvar'ın Belirli bir Noktasından aksetmiştir. Bu Nokta'dan, Işığın Su'daki aksinin Merkez'ine bir  Çizgi  çekecek olsak, bu Eğik Çizgi'nin Yer Düzlemi'ne olan Açısı, Güneş ile onun Su'daki Işığı arasına çekilecek Farazi bir Çizgi'nin Açısına Eşit'tir.

Bu Karışık bir  Örnek. Sözkonusu Işık, Güneş-Su Açısının Simetriği olan Su-Duvar Açısıyla, yalnızca Duvar'daki belirli yerine yansır. Nasıl ki Düzlem Münasebeti dolayısıyla Işığın Özel bir Mekan'a yansıması gerekiyorsa, Manevi Aqli Münasebet dolayısıyla da İlahi Zat’ın Işığının Metafizik Öz'e yansıması gerekir. Kim Varlığında Tevhid'i gerçekleştirirse, o kimsenin İlahi Zat’la İlişkisi güçlenir ve onun üzerine Aracısız olarak Nur iner. Kim de Benliğinde Sünneti yaşadığı, Rasül’e uyduğu ve ona Muhabbet ettiği halde, Vahdaniyet Konusunda Ayağını Sağlam basmazsa, Aracı olmaksızın İlahi Zat’la bir İlişki kuramaz. Nur'dan yararlanmak için bir Aracı'ya İhtiyaç duyar. Tıpki Güneş görmediği halde, Güneş gören Su Aracılığıyla Işığa kavuşan Duvar'ın , Su'yun Aracılığına Muhtaç oluşu gibi.

Sonra el-Gazali, Özgürlüğe ulaşamamış Nefisler'in Mutluluk Nimetine ermeleri için bir Aracı'ya Muhtaç olduğunu söyler. Dini Kavramlar Dağarcığında Mutluluğa ulaştıran bu Vesile'ye verilen İsim, ‘Şefaat’tir. Bununla, Peygamberler'in Maddi Lafızları kullanarak Mü’minler'e Şefaat ettiği anlaşılmamalıdır. Allah bundan Müstağni'dir. Lakin Peygamberler'in Şefaati, kendilerine İman eden kimselerle getirdikleri Mesajlar arasındaki İlişki'nin Haqiqatinde Temsil edilir:’ Eğer Peygamberler'e Allah indinde bilinenen Şeyler'i söyleme İzni verilseydi, onların söyleyecekleri Şey, ‘Şefaat’ Sözcükleri olurdu. Eğer Allah Şefaat'in Haqiqatini Somut bir Sembolle İnsan'ın His ve Hayal Dünyası'na soksaydı, bu Sembol Şefaat'i çağrıştıran Sözcükler olurdu.. Şefaat'i kimlerin Haq edeceği ile ilgili Rivayetler'in tümü, Peygamber’e Salavat getirme, Qabr'ini Ziyaret etme , Ezan sırasında  Müezzin'e Cevap verilip sonunda  da ‘Vesile Duası’nın okunması vb. gibi Rasulullah’a Sevgi, Hürmet ve Yakınlık kurarak onunla Manevi  bir İlişki'ye geçiren Haberler'dir. [54]

el-Gazali, Nas ve Rivayetleri Te’vil Yöntemi'yle Yorumlama uğraşını yalnızca Tasavvufi içerikli Kitaplar'ında vermez, henüz tamamen Tasavvuf'a yönelmeden önce Qalem'e aldığı Ahlaq'a ilişkin Eser'inde de bu Çaba'ya girer.

Örneğin ‘İman 70 bu kadar Şube'dir.O’nun en Alt Şubeler'inden biri de Yol'dan Zararlı Şeyleri kaldırmaktır.’ İfade'sinin  Gerçek Anlamı el-Gazali’ye göre, İnsan  Benliği'nin Şehvet ve Gazab'ın işlendiği ve sonunda kendi Benliğinin de bu İlahi Haqiqatler'de Yok olduğu  bir Arınma Sürecini  Sembolize etmektedir. Hadis'te geçen ‘Zararlı Şeyler’in gerçek Anlamı işte budur. ‘Rahatsız eden bir Engeli giderme’yi Eskiler'in çoğu  Yol'dan giden Dalgın bir Yolcu'nun Ayağına takılıp onu düşürebilecek ya da Zarar verecek Cam Kırıkları, Şişe Parçaları, Kemik, Taş vb.gibi Şeyler olarak anlaşılmıştır. Lakin bu, Derin bir Bakışaçısı'na Sahip olan Keskin Kavrayışlı birinin anladığı Mana değildir. ‘Zararlı Şeyler’ Sözcüğünün Anlamı genel'dir. Eğer  bu Sözcüğün Özel Anlamı kastedilmiş olsaydı,  ‘Cam Kırığı, Şişe Parçası’ gibi Ayrıntılar'ın söylenmesi gerekirdi.’

O bu Te'vil’e bir Hadis'ten Onay buldu:’ Allah, benim Sözümü dinleyip,   iyice anlayanın, sonra işittiği şekilde aktaranın Yüzünü Aydın etsin. Belki Sözü ( Fıqhı) taşıyan, tanıdığı Sözü anlayacak Kapasite'den Yoksun'dur, belki de Söz aktarılan kimse Sözü aktarandan daha Anlayışlı'dır.’ Yani, Fıqhı taşıyan kimse onu Kuru ve Yüzeysel bir biçinde aktarır, Lafzi Anlam'ıyla yorumlar. Ama dinlediği Şeyi Fıqheden kimse, o Sözler'in altında yatan gerçek anlamı çözer. [55]

Bu Sonuçlar karşısında kimileri el-Gazali’nin Felsefe Te’vil'ine yaptığı Eleştiriler'in münhemleştiğini düşünürler. O İhvan’Aqılcılığın  ve Felsefe'nin sıradan Halk Tabakaları arasında yaygınlaşmaşmasının Hoş olmadığını düşünmesiydi. O, kendi Hayat'ındaki Değişim Süreci'nin Son Aşamasını Teşkil  eden Tasavvuf Merhalesi'nde, Nihai Haqiqat'e, Derin Felsefi Düşünce ile değil de yalnızca Şlham ve Kişinin  kendinden geçerek Batıni-Ruhi Dünya'ya dalması yoluyla ulaşılacağını kabullenmişti (Goldziher, Ignaz, ç.İslamoglu,Mustafa, İslami Tefsir Ekolleri, s.218-227  )


 


[1]     Bu durumu şöyle anlatır: ‘Biz Allah rızası için ilim tahsiline başlamadık. Fakat ilim Allah rızası için olmaktan başka bir gayeyi kabul etmedi.’

[2]     Molla Cami/en-Nefahatu’l-Uns

[3]     el-Gazali /İhyau Ulumi’d-Din , c. I

       el-Gazali/ el-İktisad fi'l-İtikad,

[4]     /ç.Uludağ,S.

[5]     /Ç.Uludağ,S, İslam'da  Müsamaha, 1972, İst,

[6]     el-Gazali/el-Munkızu mine’d-Dalal (Dalaletten Hidayete, ç Fırat,A.Suphi., ist. 1972, s.61)

[7]     Uludağ,S/ Fasl'l-Makal çevrisi  önsözünden

[8]     el-Gazali/el-Munkızu mine’d-Dalal (Dalaletten Hidayete, ç Fırat,A.Suphi., ist. 1972, s.61)

[9]     el-Gazali bid'at mezheplerine karşı çıkmış ve rakiplerini hezimete uğratmıştır. Fezaihu'l-Batınıyye ve Fezailu'l-Mustazhariye isimli eseri, batınıliği tenkit için yazılan eserlerin en güzelidir.

[10]    İbnu Rüşd’de O’na cevap yazdı. Fatih devrinin alimlerinden Hocazade Mustafa ile Tus’lu Alaeddin’e bu iki Kitabın muhakemesi hakkında birer kitap yazmalarını emretti. Hocazade’nin el-Gazali’yi müdafa eden kitabı şöhret kazandı. Rumi 1303 de bu üç eser Kahire’de bir arada basıldı.

[11]    el-Gazali/el-Munkızu mine’d-Dalal (Dalaletten Hidayete, ç Fırat,A.Suphi., ist. 1972, s.34-35)

[12]    Ülgen, Hilmi Ziya/ İslam Felsefesi, İst. 1967, s.128

[13]    Ç.Balaban,M.Rahmi/ Sapıklıktan Kurtuluş, 1947 İst

       Ç.üngör,Hilmi/el-Munkızu mine’d-Dalâl, 1980,İst, MEB yay.

[14]    Talimiyeciler’e İsmailiye, Bâtınıyye’de denir. Horasan taraflarında Ehli Talim olarak anıldılar.

[15]    Ondan beş asır sonra Descartes savundu.

[16]    İrfan Abdulhamid/

[17]    İbnu Hazm/ Güvercin Gerdanlığı

[18]    Newton mekanik evren görüşü ile bunu savundu.

[19]    İbnu Rüşd, Allah'ın küllileri bilmesinin cüzileri bilemeyeceği anlamına gelmediğini söyler. Bilişin de bizim bilmemizden farklı olduğunu söyledi.

[20]    Nasr,S.Hüseyin/ İslam'da Bilim ve Medeniyet

[21]    Aydın,Mehmed/ Din Felsefesi

[22]    Bulaç,Ali/ İD Din Felsefe  vahiy Akıl İlişkisi. s. 362.

[23]    er-Razi,F/ el-Muhassal

[24]    el-Mevdudi/Tefhimu’l-Qur’an . 2. cilt. s.359

[25]    Mustafa Sabri/ Mevkıfu'l-Aql, I, 1950; Mısır

[26]    el-Gazali/İhyau Ulumi’d-Din/ Acaibu'l-Kalb

[27]    el-Gazali/İhyau Ulumid-Din, I

[28]    Ali Kari/ Şerhu Fıkhu Ekber

[29]    Gazali/İhya

[30]    Bu konuda aklýn yetersizliði kanaatini Ýbnu Macce eleþtirir.

[31]    Bu  eserinde alemin kıdemini kabul eder.

[32]    Mişkatu'l-Envar:" Birinci Semanın muharriki Allah değildir. Allah, kendisinden bu muharrik sadır olan zattır. Allah, halis birlikle tavsif olunamaz." Bu sözler alemin kıdemi demektir.

[33]    Bu eserinde işrakiliğe yaklaşır.

[34]    1961, Mısır, Süleyman Dünya'nın önsözüyle

[35]    Ç.1994 ,Kays. Rey y.

[36]    el-Gazali / İhya c.1

[37]    el-Gazali / İhya c.1V

[38]    4/en-Nisa 83

[39]    el-Gazali / İhya c.1

[40]    el-Gazali / İhya c.1

[41]    el-Gazali / İhyau Ulumi’d-Din,  c.1

[42]    el-Gazali / er-Red ale’l-Batıniyye,

[43]    el-Gazali / İhya c.1 ‘İçinde köpek olan eve melek girmez’ hadisi.

[44]    el-Gazali / Mişkatu’l-Envar,   Ayetin basit ve harfi yorumunu Gnostik simgeselyorumla birleştirerek ‘senavi tecelli’ye işaret eden bir anlam ortaya çıkardı. Böylece kafzi anlamın üzerine simgsel olan diğerini oturttu.  İbnu Sina’da ‘aklın gelişiminin basamakları’ tezini  Kitabu’l-İşarat ve Tenbihat’ta bu ayetin tesfirinde ortaya koymuştu.

[45]    el-Gazali / İhyau Ulumi’d-Din,  c.1V , bak el-Kuşeyri/ er-Risaletü’l-Kuşeyriyye ,

[46]    el-Gazali / er-Red ale’l-Batıniyye

[47]    el-Gazali / Dürretu’l-Fahire, Eserin O’na ait olması tartışmalıdır. karıştırmalar olduğu sanılır. İbnu Hacer el-Heytemi  ise el-Fetava el-Hadisiyye’de sıhhatine inanır. 

[48]    el-Gazali / er-Red ale’l-Batıniyye

[49]    el-Gazali / İhyau Ulumi’d-Din,  c.1

[50]    el-Gazali / İhyau Ulumi’d-Din,  c.1

[51]    el-Gazali / el-Madmunu’l-Kebir, W.H.T. Gairdner, I.Goldziher kitabın el-Gazali’ye nisbetini doğru bulurlar. ( /islami Tefsir Ekolleri, ç.Mİ, s.224)

[52]    Goldziher, I./islami Tefsir Ekolleri, ç.Mİ, s.224 ‘O’un Sırat Hak’tır’ sözünün manasını şimdi ortaya çıkan nikomachisten aklakına dönüş fikrine tahvil etmesi nasıl anlaşılır.  el-Gazali düşüncesinin  Helenistik düşünceyle arasındaki ilişkiye verilebilecek bir başka örnek de, akli ve ahlaki erdemler arasındaki ilişki konusundadır. 35/el-Fatır 10 ayetindeki ‘ güzel söz O’na çıkar, iyi amel onu yükseltir’ ibaresinde yer alan ‘ kelimetu’t-Tayyibe’yi ilimde derinleşen kimseler  neznindeki  ilim’ olarak açıklamıştır. İlim, konum olarak yücelik ve ululuğa deallet eder. Burada ilim rütbesinin ahlaki amelden daha yüce olduğuna işaret vardır. (Bak:el-Gazali/Mizanu’l-Amel)

[53]    İbnu Teymiyye /Cevabu Ehli’l-İman, , O el-Gazali’nin Tasavvufi düşüncesine olan muhalefeti dolayısıyla onun aleyhine  hüküm veriyor.el-Gazali’nin Tasavvuf’a intisabından sonra ‘Orada da aradığını bulamadı. Ömrünün sonunda geldiği nokta el-Buhari ve Müslim’i okumaktı.’ 

[54]    el-Gazali / el-Madmunu’l-Kebir,

Tags : KOCAYUSUF

Catégorie : Non spécifié

TRANSLATE-GOOGLE-ÇEVİRİ


 Compteur(Sayaçlar)





counter
counter


free counters



free counters








Créer un blog | Liens : Fonds d'écran gratuits | Bébé Lilly |  Contacter l'auteur

free counters